Ahmet Şahin Biyografisi
Ahmet Şahin Biyografisi
Eğitimci şâir ve yazar.
Ahmet Şahin, 20 Aralık 1956 tarihinde Ordu İlinin Gürgentepe İlçesine bağlı Okçabel Mahallesinde doğdu. İlk tahsîlini aynı yerde(1969), Ortaokulu Gürgentepede(1972), Liseyi Perşembe(1972-1973) ve Ankara İlköğretmen Okulu ve Lisesinde tamamladı(1976). Aynı sene Gümüşhane İlinin Bayburt İlçesi Harmanözü Köyüne Öğretmen olarak atandı. Ankara Eğitim Enstitüsüne kayıt yaptırdığı için bu vazîfesinden istifa etti(1976). Eğitim Enstitüsünü Ankara (1976-1977) ve Kırşehir Eğitim Enstitüsünde tamamladı(1980).
Türk Standardları Enstitüsü(TSE), Bağ-Kur Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünde çeşitli vazîfelerde bulundu. 1985 senesinde yeniden öğretmenlik mesleğine döndü. Samsun İli Terme İlçesi Gölyazı-Balkamlı Beldesinde üç sene öğretmenlik yaptıktan sonra, Gürgentepe İlçesi Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü vazîfesine atandı(1989). Buradaki vazîfesi esnasında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesinde Lisans Tamamlama Programını bitirerek Türkçe Bölümünden mezun oldu (1999).
Husûsî anma ve yıl dönümleri münâsebetiyle; târih, kültür ve edebiyat ile ilgili çeşitli konferanslar düzenledi. Zaman zaman bu konferanslarda hem idareci ve hem de konuşmacı olarak hizmetlerde bulundu. 1989-2001 târihleri arasında 12 sene hizmette bulunduğu idarecilikten kendi isteği ile ayrılan ve halen Ünyede öğretmenlik vazîfesine devam etmekte olan Ahmet Şahin, evli ve dört çocuk babasıdır.
Ahmet Şahinin, 1983 senesinden itibaren bazı gazeteler ile edebiyat, kültür, sanat mecmualarında aralıklı olarak çeşitli mevzûlara ilişkin araştırma-inceleme yazıları ve makaleleri yayınlanmaktadır. Bu yayınlar: Dâvet, Erciyes, İnanç, Boğaziçi, Yeni Düşünce, Yeni Türkiye, Olaylara Bakış, Türkeli, Sükût, Cümle, Tarih ve Medeniyettir.
Sanatalemi, Türkçesi, Fikiryolu, Kültegin, Teksevgi, Semazen, Türk Yurdu, Kendince Yorumla, Türk Eğitim, İkizdere, Türk Ocak, Türkiye Sevdalıları gibi internet kürsülerinde de şiir, makale ve yazıları yayınlanmaktadır. Ayrıca Târihi-Kültürü-Coğrafi Özellikleri ve Tabiat Güzellikleri ile GÜRGENTEPE adlı yayınlanmış bulunan tanıtım kitabının hazırlayıcılarından olan Ahmet Şahinin, şiir çalışmaları devam etmektedir.
ÇIKACAK ESERLERİ
1.Şiir Kitabı: Dîvânçe
2.Makaleler: Târih-Dil-Kültür ve Edebiyat Sohbetleri
ŞİİR ANLAYIŞI
Ahmet Şahin, Târihî Türk Şiir Geleneğine bağlı kafiyeli ve redifli şiir anlayışının devam ettirilmesinden yanadır. Hangi mahreçli olursa olsun, şiirde bilmem neci ve kaçıncı yeniciliğe şiddetle karşıdır. Geleneğe bağlı kalmak şartıyla başarılı serbest şiirin de yanındadır.
SANAT ANLAYIŞI
Ahmet Şahin, Hakkın bir gür sesi olma cehdini, vecdini, aşkını, idrâkini ve irfânını gönül gurbetinin hicrânında her an hisseden ve muhayyilesindeki hudutsuz büyük bir Türk Vatanı hayâlinin hasretiyle için için yanan mahzûn bir kalbin sahibidir. Edebiyatta, hakikate erdirici sanat veya hakikat için sanat anlayışını müdafaâ eder.
DİL ANLAYIŞI
Ahmet Şahin, dilde yaşayan Türkçenin doğru kullanılması ve Türk Dilinin kaidelerine uyulması taraftarıdır. Dünyanın en eski, kadîm ve köklü; en gelişmiş, kibar, ince, nezîh ve zarîf; en zengin, edebiyat, ilim, kültür ve medeniyet dillerinin başında gelen ve başlangıçtan itibâren Türk irfânının damgasını taşıyan Türkçenin; kelime hazînesi ve yapısı bakımından, târihî mazîsine bakılmaksızın, Türkçeleşmiş her kelimeyi, Türkçenin ezelî ve ebedî lisân kalesinin burçlarında ta kıyamete kadar dalgalanacak azîz bir bayrak telâkki eden anlayışın en koyu bir müdâfiîdir.
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER
NA`T- I ŞERÎF
Bismillah deyip edeple, kelâma başlananda;
Âlem Onun gelişiyle, yeniden can bulanda.
Allah ismi şerîfiyle, adı bir kazınanda;
Arş, Kürs üstüne: Habîbim Muhammed yazılanda.
Mutlak âşkın tecellîsi ol ânı olduranda;
Çöller ânsızın ilâhî nûra gark olunanda.
Semâlardan püsküren nûr, cihânları saranda;
Nûra hasret insâniyyet, topyekûn nûrlananda.
Peygamberlik Fermânı ki Hirada alınanda;
Son Risâlet-i Ebedî, El-Hak tamamlananda.
Kutlu Mîrâc-ı Güzîne Cebraille çıkanda;
Mübârek kalpleri zemzem suyuyla karılanda.
Nübüvvet tahtının gülden tâcını kuşananda;
Peygamberler ordusunca tekmil selâmlananda.
Nebîler halkasının en ön safında duranda;
Hakkdan erişen buyruğa müşterek uyulanda.
İmâm-ül Embiyâ Mürsel Makamın çağrılanda;
Bilcümle Peygamberîye Namâz kıldırılanda.
Huzûr-ı Kibriyâya bir huşûyla varılanda;
Âlemlerin Rabbıyla baş başa konuşulanda.
Ümmetinin hâllerinden bahisler açılanda;
Sekiz Cennet nimetiyle birden muştulananda.
Ezel-ebed ne var ise bir bir gösterilende;
Beşvakit Namaz emriyle tilâvetlenilende.
Veda Haccında Ebedî Risâlet son ilânda;
Rûhlar Kurân ahkâmına sımsıkı sarılanda.
On sekiz bin âleme bir anda server olanda;
Otuz üç bin ashâba her dem rehber kılınanda;
Âlemlere Rahmet Resûl, Allaha kavuşanda;
Yüce Mevlânın takdiri, vakit tamamlananda.
(2006)
GEL !
[Bu Şiirim; Türk Edebiyatının iki büyük siması
Sultânuş Şuarâ Necip Fazıl Kısakürek ile
Şeyhülmuharrirîn Ahmet Kabaklının
Azîz hatıralarına ithaf edilmiştir.A.Ş.]
Bin-bir Hayâlle Meçhule Sesleniş
Sinde sindaşım, hâlde haldaşımolmaya gel!
Güne akseden billûr, gölgeni salmaya gel!
Bin-bir hayâle sığmaz, visâle ermeye gel!
Gönüller irşâdeden, şuânı yaymaya gel!
Âşukla-mâşuka her dem, nazar kılmaya gel!
Sözün hikmetlisini, Türkçe söylemeye gel!
Edebî kudretini, edeple yazmaya gel!
Şir-î kadîmim Türkçeme, sevdalanmaya gel!
Kelâmın özüne öz, inciler saçmaya gel!
Üç kıta Yedi İklime, Nizâm vermeye gel!
Ufuk ötesi hasbihâle, katılmaya gel!
Öteyi beri, beriyi öte, etmeye gel!
Mâverâdan rahmet deryasına, dalmaya gel!
Zevken idrâkin zevkine, aşkla varmaya gel!
Varlık-yokluk hikmetini, kalben sezmeye gel!
(2003)
EFENDİM
Sinimin sindaşı, hâlimin haldaşısın efendim!
Başımın ser-tâcı, bahtımın yıldızısın efendim!
Vecdimin şevkî, heyecânımın hızısın efendim!
Sûretimin sîreti, rûhumun şemsîsin efendim!
Derdimin dermânı, kalbimin ilâcısın efendim!
Vaslımın misâli, visâlimin tahtısın efendim!
Sırrımın sırrı, derûnumun şifresisin efendim!
Kışımın baharı, baharımın gülşensin efendim!
Gözümün pür-nûru, aşkımın şeydasısın efendim!
Canımın cânânı, gönlümün sultanısın efendim!
(2005)
KANATLANDIK
Bir mübârek sefere gider gibi kanatlandık da biz;
Meleklerle eller bağladık, Terâvîh Namâzında biz
(2002)
SONSUZ NÛR
Leyle-i Kadirde indi Allah katından ol Nûr;
Sardı bir lâhzada bütün kâinatı sonsuz Nûr.
(2002)
KİTAP
Leyle-i Kadirde indi Allah katından ol Kitâp;
Kuşattı bir anda bütün kâinatı nûrlu Hitâp.
(2002)
KURÂN
Leyle-i Kadirde indi Allah katından ol Kurân;
Kapladı bir anda bütün kâinatı eşsiz Furkan.
(2002)
YA RESÛLULLAH!..
Bütün bir beşerin hayat hakkını elde tutan;
Resûller Resûlü ilk ve son Resûlsün Efendim!
Beşerin vâridâtını âdilâne dağıtan;
Nebîler Nebîsi ilk ve son Nebîsin Efendim!
(2003)
LEYLE-İ MİRAÇ
Leyle-i Miraç, Yüce Peygamberin;
Ümmetine biricik hediyyesi!
Beşvakit Namaz gerçek bir müminin;
Eksilmez en büyük öz sermayesi!
(2002)
LEYLE-İ REGAİB
Leyle-i Regaib rûhen ermenin ilk üç hecesi;
Ondadır beşerin hasta kalbinin tek reçetesi!
(2005)
MÜBÂREK GECE
Bir mübârek gece daha ağır ağır ufkumuza doğmakta;
Yol verin Ay ve Güneş, bütün karanlıklar bir bir nûrlanmakta!
(2002)
USÛL
Din edepten ibarettirbilinmeli, bu bir usûl;
Hakikî imânı elde etmene bak usul usul!
(2005)
MESÛL
Din edepten ibarettir böyle buyurdu Resûl;
Hakîkî imânı elde etmene bak ey mesûl!
(2005)
KELİME-İ TEVHÎD
Yazıl ve çizil fermânı aldı hilkat-i âlem;
Levh-i Mahfûzda: Kelime-i Tevhîd yazdı kalem…
(2005)
BESMELE-İ ŞERÎF
Yazıl ve çizil fermânı aldı hilkat-i âlem;
Levh-i Mahfûzda: Besmele-i Şerîf yazdı kalem…
(2005)
TÜRKÇE
Deryalara salın, gör bak, yak kandilini yiğitçe;
Öğren târihini Türkün, sev ana dilini Türkçe!..
(2005)
SİHİR
Yatağı almayan ırmak, devirler delen nehir,
Güzel Türkçem, toprakları vatanlaştıran sihir!
(2005)
EDEB
Bi-edeb, imânının hırsızı nefsin sireti;
Edeb, dinin temeli Resûlullahın sünneti!
(2005)
EDEB ÜSTÜ EDEB
Dinimizin rüknü edeb, illâ edeb illâ edeb;
Ashabın bütün hayatı, edeb üstü illâ edeb!
(2005)
KIZIM
Sırat-ı Müstakîm üzre ol, işte Kırâat, Namâz;
Yakma iki dünyanı be hey Kızım, olma Beynamaz!
(2005)
OĞLUM
Sırat-ı Müstakîm üzre ol, işte Kırâat, Namâz;
Yakma iki dünyanı be hey Oğlum, olma Beynamâz!
(2005)
TÂRİHİMİZ
Gökkubbe Çadırımız, Güneş Bayrağımızdı;
Üç kıta Yedi İklim, Nizâm Fermânımızdı!
(2003)
PUSU KURDULAR
Muhteşem târihe masal, efsâne deyip durdular;
Türkün millî bekâsına sinsice pusu kurdular!
(2005)
BERÂT
Sırât-ı mustakîm üzre ol işte Namâz, Kırâat;
Yâ İlâhî ne büyük bir müjdedir, bu gece Berât.
(2005)
MÜSTAĞRİB
Son iki asırdır bütün beşerin,
Fezâyı çınlatan avâzesiyiz.
Müstağribiyiz biz ihtiyar Şarkın,
Araftaki kalan son haksesiyiz!
(2003)
ALÂMET-İ FÂRİKASI
Arapça, Farsça kelimem kelâmımın bir parçası;
Güzel Türkçem, lisânımın alâmet-i fârikası!
(2005)
EREYİM
Lisânım, ana dilim, has Türkçemi seveyim;
Vecdimin Tekbîriyle, Mutlak Bire ereyim!
(2003)
NESİNDEYİZ?
Bu devrân-ı âlemîn biz nesindeyiz?
Bir ebedî aşkın son menzilindeyiz!
(2004)
GÜZEL TÜRKÇEM
Güzel Türkçem! İlim, fikir, inanç, tefekkür dünyamsın;
Târihin batmaz güneşi, ebedî ses bayrağımsın!
(2004)
DİLİMİZ VAR
Zenginliği dile destân ne güzel bir dilimiz var;
Üç kıta Yedi İklimde konuşulan Türkçemiz var!
(2005)
TÜRKÇEMİZ VAR
Mâzîsi dillere destân, çok güzel bir dilimiz var.
Üç kıta, Yedi İklimde konuşulan, Türkçemiz var!
(2005)
İSLÂMBOL
Hazreti Peygamberin yârî
Hazreti Eyyûb El Ensârî,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Peygamber müjdesini alan,
Hâyalin ötesine dalan,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Akşemseddîn, Molla Gürânî,
Mübârek belde Âsitânî,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Mânâ ordusundan selâm var,
Şehrin Fâtihinden kelâm var,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Fâtih, beklenen dâhî Sultân,
Fetih, destân içre bir destân,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Beldetün -Tayyibetün zîşân,
Kurânda bildirilen nişân,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Fâtih, târih içinde bir şân,
Bizâns, ebediyyen perişân,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
Kutlu-mutlu rüyâya eren,
Türkün altın Fethini gören,
İslâmbol, İslâmbol, İslâmbol
(2007)
YAZI VE MAKALELERİNDEN SEÇMELER:
MÂNÂNIN ZAFERİ MALAZGİRT
Târihler vardır; milletlerin hayatında silinmez derin izler bırakan târihler Târihler vardır; milletlerin mukadderatında nice yükseliş ve düşüşlere sahne olan târihler Târihler vardır; devirlerin, çağların, asırların idrâkine ebedîlik mührünün vurulduğu târihler
İşte Malazgirt Anadoluya ebedî Türk mührünü vuran, Anadoluyu ebedî Türk vatanı yapan destanlardan ilkinin adı Bin yetmiş bir Gazavetnâmeler, menakıpnâmeler ve fütüvvetnâmelerle Anadoluya Kızıl Elma mayasının çalınışının, ulu rüyâlara, ulvî gayelere bağlı yüce hayâllere dalınışın başlangıç târihi Malazgirt Türk tekevvününün bu mübârek topraklardaki terkibî izdivacı
Asırlar öncesinden asırlar sonrasına: İleri!.. İleri!.. Türkün askeri ileri!… Zaferler müjdelesin Türk süngüleri!… emrinin; büyük Türk Hakanı Başbuğ Sultan Alp Arslan tarafından Malazgirtden verilişinin târihi Cenk meydanlarında; yıldırımlar, şimşekler, tufanlar ve kasırgalar misali esen Türkün nice zâlime baş eğdiren zaferlerinden birincisi Malazgirt Bin yetmiş bir…Anadolunun kapılarının Müslüman Türke açılışının, dualar ve aminlerle tapusunun ebediyyen kesilişinin destanlaşmış târihî adı
Üstad Necip Fazıl Kısakürekin ifâdesiyle: Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, estetiğine, irfânına, idrâkine
uygun oluşlar merhalesinin evveliyatı
Malazgirt
Türkün altın bahtını güldürecek ve en az dokuz asır sürecek; şaşanın, kuvvet, kudret ve ihtişamın Müslüman Türke has hususiyetlerle dopdolu zaferler silsilesinin ilk adımı
Ve Malazgirt
Muhammedî imânın, inancın ve ahlâkın, millet ve devlet hayatına aşk ve vecd ile hâkîm kılınması neticesinde; İlâyı Kelimetullah dâvâsının kıtalar ötesine taşınması ve yayılmasını sağlayan ve Cihân Hakimiyetine giden yolun târihî satırbaş
ı
Malazgirt böyle bir rûhun eseridir. Malazgirtde sadece iki ordu karşı karşıya gelmemiştir. İki dünya, iki medeniyet, iki inanç karşı karşıya gelmiştir. Ogün bugün, bu mücadele aynı tazeliği ile devam etmektedir.
Ebedîliğe inanmayanlar, ebedî hayat sürdüremezler. Kılıcına İslâm imânının can suyunu veremeyenlerin kılıcı çabuk körlenir. Türkler İslâmiyetten önce de Anadoluyu fethetmek istemişler fakat muvaffak olamamışlardır. Oğuz Kağan Destanında:
Daha deniz, daha ırmak istiyoruz!
Gök kubbesi bize çadır, güneş de bayrak olsun!
İfâdesini gördüğümüz bu mısralardan; Türklerin çok önceleri bu toprakları Türkün Kızıl Elmamefkûresi olarak belirlemiş olduğunu anlıyoruz. Türkler pek çok defa bu topraklara Karadeniz üzerinden İstanbula kadar devamlı akınlar düzenlemişler, lâkin İslâmiyetten önce bu vatana sahip olmaları mümkün olmamıştır.
İslâmiyet ile şereflenen Türkler, Anadoluda olduğu gibi derhal, nizam-ı âlem disiplini içinde hareket etmişler ve süratle yerleşik hayata geçmişlerdir. Fethettikleri yerlere imân ve inanç esaslarını taşımışlardır. Camiler, medreseler, kervansaraylar, hankâhlar, hamamlar, yolllar, köprüler, imarethaneler ve hastahaneler ile halkın her türlü içtimaî ihtiyaçlarını karşılayan müesseselerin inşasını tamamlamışlardır.
Taşa, toprağa, dağa, denize, mermere İslâm imânını rekzeden atalarımız, İslâmiyete bütün derin vecdi ile sarılmış, sarıldığı gibi bırakmamış, onun muazzam rûhunu iyi kavramış ve yükselmenin sırlarını onda bulmuştur. Hep gidici değil, kalıcı olmanın şuur ve idrâkine vâkıf olmuştur. Şâirimiz Bekir Sıtkı Erdoğan Cihanda Türk adlı şiirinde bu durumu şöyle tasvir etmektedir:
CİHANDA TÜRK
Bozkurtlar vatanı sert yaylaların
Huyundan huy kapmış ırkımız bizim
Her birimiz bir savaşta doğmuşuz
Zafere karışmış kırkımız bizim.
Atalarımız aldan, kırdan, yağızdan
Akıncılar kopmuş gelmiş Oğuzdan
Küçüklü büyüklü hep bir ağızdan
Dünyaca söylenir türkümüz bizim.
Deniz Fatihlere karşı duramaz
Değme dağlar bize göğüs geremez
Kapımızdan rüzgâr bile giremez
Açıktır evimiz barkımız bizim.
Üstümüzde üç kıtanın kayıdı
Târih dizimizde doğdu büyüdü
Duymamışken medeniyet neyidi
Garba ışık verdi Şarkımız bizim.
Akından akına seslendikçe biz
İnledi kayalar titredi deniz
Târihten ihtiyar bir değirmeniz
Kanımızla döner çarkımız bizim.
Kanundur değişmez dünyanın seyri
Kimsenin kimseye dokunmaz hayrı
Savaştan yılmayız Allahtan gayri
Hiç kimseden yoktur korkumuz bizim.
Üç laf etsem Türküm derim üçünde
Sana cevabım var bana niçin de
Yetmiş iki buçuk millet içinde
İşte budur gerçek farkımız bizim.
Bekir Sıtkı Erdoğan
Selçuklu Türkleri bir taraftan; ilmel yakîn, aynel yakîn ve hakkel yakîn Ledünnî ilmîn; Bağdat, Basra, İsfehan, Tûs, Amül, Nişabur, Belh, Herat, Konya, gibi merkezlerinde medreselerini kurmuş; bir taraftan da Tasavvufî terbiyenin gönülleri irşad edici kuşatıcı iklimini Anadolunun her yanına dalga dalga yaymıştır. Medreselerde vazife yapan dünya çapındaki âlimler sayesinde Anadolu, kısa süre içerisinde Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını tamamlamıştır. Bütün bu güzel hadiseler bu aziz toprakları âdeta bir gül bahçesine çevirmiştir.
Türk çocuğu, yeniden nasıl büyük bir milletin evlâdı olduğunun farkına varmalı, Malazgirte yönelmeli, Malazgirtdeki aslî rûha dönmelidir. Kendi kökündeki cevheri yeniden keşfetmelidir. Dini, dili ve târihi hülâsasıyla kendi aziz hatırasına saygıyla ve edep ile bakmasını bilmelidir. Bu vatan coğrafyasında korkusuzca başı daima dik olarak yaşamanın ilk şartının, hakîki ilim ve tefekkür zemininin sağlam kurulmasına bağlı olduğu asla unutulmamalıdır. Bu zemin, milletle mütenasip, Malazgirtden itibaren devam edip gelen ve içinde asırların kültür ve medeniyet tecrübe ve birikimini barındıran târihî zemin olmalıdır.
Mithat Cemal Kuntayın Türkün Şehnâmesi adlı eserindeki:
Gökler uçabildin, görebildinse derindir;
Târihini kendin yazıyorsan eserindir!
*********************************
Anlat bana bir parçacık ecdâdımı anlat;
Muhtacım o efsâneye, târihe masal kat!
Beyitlerinde isabetle işaret ettiği üzere azamet dolu büyük bir târihin evlâtları artık kendi millî târihlerini kendileri yazmalıdır. Târihi yapıp, başkalarına hâvâle etmek; her şeyden önce târihin kendi kanûnlarına aykırı bir durumdur.
Yazımızı, destân şâirimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlunun, dünya târihine damgasını vurmuş bu büyük zaferin kendisi kadar mânâlı o muazzez ve muhteşem Malazgirt Destânı adlı şiiriyle bitirelim:
MALAZGİRT DESTÂNI
Aylardan ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i rum`a
Bozkurtlar ordusu geçti hücüma
Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah…Bismillah… Allahüekber!..
Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu
Ardında Oğuz`un ellibin tuğu
Andırır Altay`dan kopan bir çığı
Budur, Peygamberin övdügü Türkler
Ya Allah…Bismillah… Allahüekber!..
Türk, Ulu Allah`ın soylu gözdesi
Malazgirt Bizans`ın Türk`e secdesi
Bu ses insanlığa Hakkın müjdesi
Bu seste birleşir bütün yürekler…
Ya Allah…Bismillah… Allahüekber!..
Nağramızdır bu gün gök gürültüsü
Kanımızdır bu gün yerin örtüsü
Gazi atlarımın nal pırıltısı
Kılıçlarımızdır çakan şimşekler
Ya Allah…Bismillah…Allahüekber!
Yigitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelma`ya hey… Kızılelma`ya!!!
En güzel marşını vurmadan mehter
Ya Allah…Bismillah… Allahüekber!..
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
_____________________________________
AZİZ TÜRK ÇOCUĞU
Azîz Tük Çocuğu, asırlar vardır ve ihtiyar târih şâhittir ki, senin asâletli atalarının beşikleri hep şiir güzelliğindeki şu ninnilerle sallandı:
Sütünü helâlinden emzirdiğim oğul!.. Hamuruna yiğitlik (erlik) mayasını çaldığım oğul!.. Hey kurban olduğum oğul!.. Özüne, sözüne güvencim oğul!.. Oğul oğul, devletli oğul!.. Baba ocağının közü, ana kucağının yâr yatağının baht yıldızı oğul!.. Soyumun sopumun özü hey oğul!.. Yiğit oğul!.. Erdemli oğul!.. Ahlâklı oğul!.. Bileği bükülmez oğul!.. Oğul oğul devletli oğul!..
Türk çocukları; Türk Anasının, yavrusunun kulaklarına fısıldadığı, yukarıdaki bu oldurucu ve erdirici telkîn-i öğütlerle, bu yüce dileklerle, bu tılsımlı ve hikmetli sözlerle uyudular
Ulu rüyâlara daldılar
Ötelerin ötesini gördüler… Arş-ı alâyı kucaklayan mesûd hayâllerle uyandılar
Onlar ki; kıtalardan kıtalara, iklimler ötesinden süzüle süzüle, çağları, devirleri aşa aşa geldiler
Hayâlin ötesine geçip çadır kurdular
Azîz Tük Çocuğu, Bayrak Şâirimiz Arif Nihat Asya, Onlar adlı şiiriyle bu muazzam oluş sırrını, şu destansı mısrâlarla târihlere havâle etti:
Nerede kaldı o erler ki,
Analar kurt doğururdu,
Hilkat insan çamurunu,
Destân ile yoğururdu.
Kopardılar ayı gökten,
Bir ipek dala astılar,
Yurt dediler gölgesine,
Ayaklarını bastılar.
Nerede o yiğitler ki, gür
Sesleri ülkeyi bürür,
Yürü dese dağlar yürür,
Durdese kalpler dururdu.
Yeryüzünün göbeğinde,
Kuruldu Kurultayları,
Günleri sönmek bilmedi,
Yere düşmedi ayları.
Onlardan kaldı bu toprak,
Biz gezip tozmayalım mı?
Yabanlar kıskanır diye
Destanlar da yazmayalım mı?
Azîz Tük Çocuğu, sen bu vatanın hakikî vârisi, gerçek sahibisin. Dedelerin Orta-Asyadan gelerek bu toprakları sana ebedî vatan yaptı. Üzerinde doya doya yaşayasın, gezip tozasın diye. Hiçbir milletin toprağı seninki kadar destanlarla, ninnilerle, şarkılarla, türkülerle, ağıtlarla kutsîleşmedi. Hiçbir milletin toprağı seninki kadar acı-tatlı hâtıralarla dopdolu olmadı. Hiçbir milletin toprağı seninki kadar sevilip sayılmadı. Hiçbir milletin toprağı seninki kadar ana şefkat ve merhametiyle bütünleşerek Anadolu adıyla ebedîleşmedi. Hiçbir milletin toprağı seninki kadar azîz ve mübârek olmayı hak etmedi. Hiç bir millet, ataların kadar bu toprakları şehit kanıyla sulamadı. Târihte, bu mübârek topraklar için ölmeyi ebedî şeref kabul eden bir başka millet daha görülmedi
Azîz Türk Çocuğu, senin iftihar edilecek lekesiz, gölgesiz muazzam bir târihin, güneşleri andıran göz kamaştırıcı parlaklıkta ihtişâmlı bir kültür ve medeniyetin var. İnsan hakları mevzûnda sana ders vermeye yeltenen kavîmlerin târihleri silinmez kara lekelerle doludur. Kendi yaptıkları insanlık dışı katliâmlara senin şanlı dedelerinin de adını karıştırmak istiyorlar. Ataların Doğudan-Batıya, Kuzeyden-Güneye yataklarına sığmayan ırmaklar misâli akarak, insanlığın topyekûn hak ve adâlet içinde yaşaması için yüz yıllarca at koşturup durdu
Azîz Türk Çocuğu, senin cedlerin târihlerinin hiçbir devresinde zulüm yapmadığı gibi zulme rıza da göstermedi. Zâlimin zulmüne alkış tutmadı. Zulme rıza zulümdür! Diyerek, zâlimin tepesine balyoz gibi indi. Hep haklının hakkını korudu, mazlûmun yanında yer aldı. Muhteşem târihin ve ihtişâmlı geçmişin; dînî, millî, ahlâkî, İslâmî ve insânî bakımlardan sarsılmaz kalası oldu. Üç kıta ve Yedi iklime hayât nizâmı verdi. Târihin dilinden düşmez bir destan misâli; Târihimiz adlı aşağıdaki Şiirimizin şu unutulmaz beytini asırlarca büyük bir aşk ile terennüm etti:
Gökkubbe Çadırımız, Güneş Bayrağımızdı;
Üç kıta Yedi İklim, Nizâm Fermânımızdı!
(2003)
Azîz Türk Çocuğu, şanlı ve şerefli ataların bu mübârek şühedâ (şehid) kanıyla sulanmış vatan toprağının üzerini, İslâmın ebedî mührü câmileriyle sütûn sütûn, kubbe kubbe, minâre minâre süsledi. Âyâtını (Âyetlerini) nakış nakış işledi. Mermerlerini Rabca silinmez ve eskimez yazılarıyla yazdı, târihlerin hâfızasına öylece kazıdı. Bir hakîkatli yolun kutlu yolcuları olarak, Kendi Gökkubbemiz altında geçen nice saâdet asırlarının tatlı hâtırasını, rûhlarında duya duya; mâzi, hâl ve âtîyi birleştirdiler
Azîz Türk Çocuğu sen; inançsız, düşüncesiz, fikirsiz, aşksız, çilesiz, mefkûresiz, idealsiz, ülküsüz, gayesiz, hedefsiz, ufuksuz, çapsız, meselesiz, cehtsiz, şevksiz, idrâksiz, edepsiz, terbiyesiz, başıboş, serkeş, pörsük, ürkek, burkuk, kavruk, savruk sergerdelerden katiyyen olamazsın!.. Sen, günübirlik hasîs duyguların, basit ve adî menfâatlerin esîri olamazsın!.. Sen, târihinin sana yüklediği büyük mesûliyyet şiârının fevkinde ve şuûrunda olmak ve öyle varolmak mecburiyetindesin!..Sen, atalarının mirasını günübirlik kemirip, semirip, yeyip bitiren nânkör mirasyedi hokkabazlarından olamazsın!.. Azîz Türk Çocuğu sen, kahraman ecdadından devralmış bulunduğun mâzinin o muazzam mirasını, her şart altında koruyan, gözeten, geliştiren ve daha ötelere taşıyan gözüpek muhafızlardan biri olarak her ân dimdik ayakta, hâzır ve nâzır vaziyette azîz milletinin emrinde olmalısın!..
Azîz Türk Çocuğu, geçmişte olduğu gibi yine aç kalabilir, fakir düşebilirsin. Fakat sen; asla devletsiz, vatansız, bayraksız yaşayamazsın. Devletsizliğin, vatansızlığın, bayraksızlığın ne demek olduğunu halen esâret altında yaşayan mazlûm kardeşlerin çok iyi bilmektedirler
Azîz Türk Çocuğu, yüksek Türk düşüncesinden neşet eden Türk töresine göre; Yükselen bayrak bir daha inmez; vatan bölünmez! Düsturu, Türk Milletinin daimî mefkûresi oldu Hiçbir millet açlıktan, fakirlik yüzünden târih sahnesinden silinmedi. Fakat millî benliğini, din, dil ve târih şuurunu kaybeden milletler, târihten silinip gitti, ölü millet oldular
Azîz Türk Çocuğu, Bayrak basit bir bez parçası değildir. O, bir milletin hürriyet ve istiklâlinin ebedî sembolüdür. Türk Bayrağı; onu ifade etmeğe kelimeler yetmez. O, nâmustur, şandır, şereftir, târihtir, şiirdir, herşeydir Her Türk ona aşk derecesinde meftundur, karasevdâlıdır
Azîz Türk Çocuğu, yazımızı; azîz vatan topraklarımızın düşman işgallerine uğratıldığı o karanlık günlerde, kalemini keskin bir kılıç, bir kalkan salâbetiyle küffâra karşı kullanan edebiyatımızın kudretli kalemi mücâhid yazarımız Süleyman Nazifin, şimdilik şu güzide beyti ile bitirelim:
Dedem koynunda yattıkça, benimsin ey güzel toprak,
Neler yapmış bu millet, en yakın târihe bir sor, bak!..
Azîz Türk Çocuğu, Şanlı Türk Bayrağına karşı duyacağın tarifsiz sevdânın husûsîyetini iyi kavramalısın!.. Azîz Bayrak Şâirinin aşağıdaki mısrâlarını, her an büyük bir aşk ve vecd ile terennüm etmelisin!..
BAYRAK
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.
Târihim, şerefim, şiirim her şeyim;
Yer yüzünde yer beğen;
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim
Arif Nihat Asya
________________________
MÜBÂREK BİR AY
Ramazana ONBİR AYIN SULTÂNI denmiş
Kulun RABBİne (Celle Celâlühû) tam bir teslimiyyeti
Rûh ve beden itibâriyle tertemizlik
Sevgi ve kardeşliğin nâmütenâhîye (sonsuzluğa) açıldığı UHUVVET kapısı
Sahur vaktinden iftar saatine kadar, yemeden içmeden huşûyla top sesini bekleyiş
Sonra nefsin bin-bir sabır törpüsünden geçerek, OL EMÎR üzre açılan ORUÇ
Lezzeti, bereketi ve kokusuyla birbirinden güzel yemekler ve kurulan İFTÂR Sofraları
Camilerin, kandîllerle süslenerek secdegâhlara baş koymaya hazırlanan müminleri bekleyişleri
Kubbeleri çınlatan TEKBîR sadâlarının, kalpleri saran ilâhî havasında kılınan TERÂVÎH NAMÂZLARI
HAKKa açılan eller, dudaklardan dökülen duâlar, niyâzlar ve yakarışlar
Samîmiyyet zirvelerine doğru kanatlanış ve nihâyet İslâmın billûrlaşmış TEVHîD nûrunda en güzel bir ahlâkı yakalayış
>Zaman ve mekândan münezzeh olan Yüce Allahın Lizâtihi-bizâtihi tecellisi
Beşer olan insanın ONDAN gelişi ve tekrar ONA dönüşündeki HİKMET
Lâmevcude İllallah sırrınca, ezelden-ebede gelişte ONUN KÜNFEYEKÜN! Emrine mutlak itaatkârlık
Arzın merkezinden asılmış bir boşlukta aynı hızda ve aynı nîzâm, intizâm dâhilinde dönen KÂİNAT
Mutlak BİR Varlık ile yokluk arasındaki BİRLİK Zıtlardaki tarifsiz cünbüş, âhenklilik ve hârikülâdelik
Ve müjdelenmiş BİN AYDAN DAHA HAYIRLI BİR AY Ramazan-ı Şerîf!..
____________________________
MEHMED ÂKİFİN DÂVÂSI
Büyük milletler, büyük dâhîler yetiştirirler. Mehmed Âkife ister İstiklâl Marşı Şâiri, ister Bayrak Şâiri, isterse Vatan Şâiri denmiş olsun; O, bütün bu husûsiyetleri kendi şahsiyetinde toplamış bir dâhîdir. Türk Milleti, Mehmed Âkif gibi sarsılmaz bir imân heykeli mevkiinde bir evlât yetiştirdiği için mutludur ve onunla ne kadar iftihar etse azdır. Böyle ansiklopedik çapta bir dâhî yetiştirmek, her millete nasip olmayan bir keyfiyettir. İşte Türk Milleti bunun için büyük bir millettir ve Âkif de bu milletin millî sînesinden çıkardığı büyük Şâir, Şâir-i Âzamdır.
Âkif, Millî Mücâdelemizin haklılığını, dosta-düşmana anlatmak için bütün ömrü boyunca mecnunlar gibi çırpınmış asîl bir dâvâ adamıdır. Denilebilir ki O, Milletinin şahsında Türk-İslâm Dâvâsının tam ve tek müdafaacısı, yegâne mümessilidir. Bu bakımdan Âkif Türk Milletinin yüksek karakterini, kahramanlık ruhunu ve vatanseverlik aşkını temsil eder.
Âkifin, büyük dâvâsını anlatırken dayandığı iki ana unsur vardır. Bunlardan birincisi İslâmiyet, ikincisi de bu dinin asırlar boyunca bayraktarlığını şerefle yapmış, seciyyesi sağlam Türk Milletinin kendisi… Takdir-i İlâhinin (Celle Celâlühü) Türk Milletine biçmiş olduğu büyük oluş sırrını idrâk ediş, son devrin sıkıntılı ve meşakkatli günlerinde yeniden şilkiniş ve şahlanış rûhu âdetâ Âkifte doğmuş ve tecelli etmiş gibidir. Bundan dolayıdır ki O, ne tek başına sâde bir İslâmcı, ne de basit ve kuru bir kavmiyetçidir. O, milletinin millî cevherinde zaten var olan Türk Milliyetçiliğini, İslâmî bir heyacanla harekete geçirmiştir. Elbette Dini İslâm, kendisi (menşei) Türk olan bir milletin milliyetçilik telâkkisi olacaktır. Âkif de bu hakîkatin idrakinde olarak milliyetçiliği cihân çapında ele alır ve bunu yüksek sesle vâzederek kitlelerin dimağına yerleştirir.
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz;
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir, öğretmişiz!
Milliyetçiliği onun kadar ebedîleştiren bir fâni gösterilemez. O, İstiklâl Harbinin korkunç cehenneminde Mehmetçikin süngüsünden damlayan kan ile çizdiği tabloda görür milliyetçiliği ve öyle tarifini yapar:
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin!…
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hîlâl uğruna Ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker;
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer!
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber;
Sana ağûşunu açmış duruyor Peygamber!
Âkif, içinde yaşadığı toplumun her meselesiyle haşır-neşirdir. Onu âdeta iğneden ipliğe kadar hesaba çeker. Mahalle kahvehânesinden, aile hayatına ve Camiîlerin minberlerine kadar hemen her yerde O vardır. Bazen bir terbiyeci, bazen yol gösterici ve bazen de usta bir hicivcidir. Doğu ve Batı kültürlerine tamamen vâkıf olması dolayısıyla; Tanzîmatın açtığı gedikten sızan ve bizi topyekün istilâya kadar varan Batı Emperyalizmini ve onun saldırgan medeniyetini çok iyi tanıyan Âkif, bu husûsta çok sert çıkışlar yapar:
Ulusun korkma nasıl böyle bir imânı boğar;
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!…
.
Medeniyet denilen maskara mahluku görün;
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!
Maske yırtılmasa hâlâ bize afetti o yüz;
Medeniyet denilen kahpe hakikat yüzsüz!
Batının ilim ve teknikte kat ettiği mesafe karşısında, Doğunun bedbaht bir halde bulunmasını ve gaflet uykusundan hâlâ uyanamamış olmasını hazmedemez. Ona göre, İslâmı yanlış yorumlama ve yanlış anlama yüzünden İslâm Dünyası geri kalmıştır. Osmanlıyı çökerten bu illete olan nefreti kadar; Batının körü körüne taklite yeltenilmesini de alçaklık sayar. Bu vurdumduymazlık tavrı, Âkifi büsbütün çileden çıkarır:
Ey koca Şark, ey ezeli meskenet,
Sen de kalkınmaya bir yol niyet et,
Korkuyorum Garbın elinden yarın,
Kalmayacak çekmediğin melanet,
Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar,
Bir baksana, gökler uyanık yer uyanıktır,
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.
Âkif, İslâmın emrettiği ölçüler içerisinde Türk Milletinin medenî dünyadaki yerini almasını ister:
Doğrudan doğruya Kurândan alıp ilhamı;
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı!
Âkif, Batıdan neyin alınıp, neyin alınamayacağı husûsunda herkesin dikkatli olmasından yanadır. Batının müspet ilim ve tekniğini almak tamam; lâkin gelenek, görenek (töre) ve inançlarımıza (millî kültür değerlerimize) zarar vermeden, onları muhâfaza ederek almak şartıyla
Miskinlik, tembellik Âkifin lûgatinde yüz karasıdır ve millet hayatında asla yeri yoktur.
Çalış dedikçe Şerîat çalışmadın durdun,
Onun hesabına bir çok hurâfe uydurdun,
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya.
Âkif, her devirde görülmesi muhtemel olan adâletsizlik, haksızlık ve zulüm karşısında her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Onu bu konuda bütün mevcûdiyeti ile haykırmaktan kimse alı koyamaz:
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele Hak namına haksızlığa ölsem tapamam!…
Ve Onun yüzyıllar öncesinden, yüzyıllar sonrasını hesaba çeken
aşağıdaki mısralarının tüyleri ürperten dehşeti; insanlığın beynine indirilmiş bir balyoz darbesi kadar sarsıcıdır. Yazık ki, bu hesabı sormaya muktedir bir dünya da mevcut değildir
Âkifin dâvâsı büyük, çok büyüktür vesselâm
Câni geziyor dipdiri
can vermede mâsum;
Suç başkasınındır da, niçin başkası mahkûm?..
_____________________________
BİR DESTÂN Kİ
18 Mart 1915 Müslüman Türkün bin yıllık vatan topraklarının Çanakkalede inanılmaz müdâfaası Kahraman mehmetçiğin seller gibi akan mübârek kanı ile târihin aynasına bir milletin alın yazısını Hakkın(Celle Celâlühû) rızasınca, ebedîleştirerek yazdırdığı ve Hâkim-i Mutlakın(Celle Celâlühû) hükmüne tevdî ettiği emsâlsiz destanın 93.ncü yılındayız.
Bütün bir benliği ile zincire vurulmak istenilen bir milletin tek başına, bütün cihâna (dünyaya) ve emperyalizmin her çeşidine karşı emsalsiz direnişinin akıl almaz hikâyesi Kahraman Türk Milletinin tarih sahnesinden silindi sanıldığı bir sırada; millî his, millî birlik ve beraberlik, millî fikrin(düşüncenin) etrafında kenetlenerek şahlanışının, vecd ile silkinişinin tarifsiz şiriyeti
18 Mart 1915
Yalnız Hak(Celle Celâlühû) için, Hakka(Celle Celâlühû) verilecek eğilmez başların, kopan bir kıyamet karşısında dahî nasıl tunçtan birer heykel kesildiklerinin, harp meydanlarında şevkle ölümlere atılarak şehitler halkasına d
izilmek için nasıl yarıştıklarının; o muazzam ve muhteşem ebediyyet kitâbesini nasıl bir ihtişamla diktiklerinin tarih olmuş unutulmaz hikâyesi, bugün Çanakkalenin GEÇİLMEZ SULARInda hâlâ okunmaktadır.
Bu emsalsiz destanın yazılışı, bazı aklı evvellerin zannetikleri gibi, yalnız kanla toprağın harmanlaşarak vatanlaşmasından ibaret değildir. Bir hilâl uğruna ne güneşlerin battığı, yerlerin ve göklerin bu dehşet-engiz velveleden beşikler gibi sallandığı, suların insan kanından kıpkırmızı bir deryâya dönüştüğü o mahşer gününden, bir milletin istiklâle çıkışının efsânevî destanıdır.
18 Mart 1915 Müslüman Türkün, mütecâviz kâfirin istilâ plânına, Hilâlin Haça karşı vuruşmasıdır. Mitralyözlerin, şarapnallerin, top ve tüfeklerin imân dolu göğüslerde birer birer parçalandığı, hilâl ile yıldızın göklerin ebediliğinde yeniden kucaklaşarak vuslat iklimine girdiği ve Türk zafer burçlarının gönderine ebediyyen çekildiği tarihtir.
Târihin bu inanılmaz destanını yazanlar, şimdi ebediyyet âleminden, Cennetin gül bahçelerinden bizleri ibretle ve dehşetle seyretmektedirler. Can ve kan vererek vatanlaştırdıkları ve emânet ettikleri vatan topraklarının üzerinde keyiflerince hayat sürenlerin kaçta kaçı, onların bu tertemiz hatıralarının ve fedâkârlıklarının hakkını verebilmektedir? Acaba bugün onlara lâyık vatan evlâtları yetiştirebiliyor muyuz?
Milletçe geçirdiğimiz acı tecrübeler bize bir kere daha göstermiştir ki, bugün her zamankinden daha çok Çanakkaleyi geçilmez yapan rûh ve imân bütünlüğüne ihtiyacımız vardır.
Hudutlarımızın içinde ve hemen yanı başımızda vaktiyle yapıldığı gibi yine bin-bir yalan ve desiseyle, ayrıştır vuruştur taktiği tatbik sahasına konulmuştur. Ateş, barut, kan ve gözyaşı dünkü ve bugünkü coğrafyamızın neredeyse değişmez talihi olmuştur
Bütün bunlardan daha elim ve daha vahimi, Âkifin top tüfekten daha sık gülle yağan mermiler dediği bombalar, sûretâmızı işgal ederek, şahsiyyet ve mahremiyyet idrâkimizin içinde patlatılmakta ve böylece dinimiz, dilimiz ve örfümüz berhava edilmek istenilmektedir.
Biz her şeye rağmen ümitvarız ve bütün cihâna karşı, Millî Şairimiz Âkifin şu altın mısralı beyti ile haykırarak teselli buluyoruz. Bütün cihân bilsin ki:
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Mehmed Âkif Ersoy
Bu vesile ile şehitlerimizin aziz hatırası önünden saygı, minnet ve şükrân dolu hislerle ayrılırken; kanlarıyla yoğurarak vatanlaştırdıkları toprakların her köşesinden, milyonlarca Fâtiha-i Şerîfler gönderiyoruz.
__________________________________
MİLLÎ SECİYYE
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniyede!
Yahya Kemal Beyatlı
Gönlü aydınlık olanlara ne mutlu Aydınlığı, ilâhî kaynağın sönmez ışığından alarak görebilen nasipli gönüller, her an bütün karanlıkları bir bir delip geçebilirler. Çünkü bu aydınlık, bilinenin dışında, bütün zamân ve mekânı çepeçevre kuşatan bir aydınlıktır. Malikül Mülk olan Yüce Allah (Celle Celâlühû) bir nûr püskürüşü ile şuâlarını halkalar halinde mâsivâya gönderir. Böyle bir menzile kenetli gönüller, Mutlak Zâtın kendisi ile yine kendisine mutlak aşk tecellisince ve Allah Resûlüne(Sellallahû-Aleyhivesellem) uzanan velâyet yolu ile hem-hâl olabilme, bilme-bildirme (alıcı-verici) bakımından beşer üstü bir irtifâ kaynağından besleniyor olmaları hasebiyle daha bir bahtiyar olmalıdırlar. Böylesine şaşmaz mihmandarları olan bir cemiyetin, toplumun ve nihâyet bütün bunları millî sînesinde barındıran bir milletin yücelmesi ve beşeriyetin akışına yön vermesi de çok tabiîdir. Bu sebepledir ki; her vesile ile iftihâr ettiğimiz ve mensubu olmaktan büyük şeref duyduğumuz asîl Türk Milletinin; millî karakterinde ve öz cevherinde nakşolunmuş, böyle asîlâne bir imtizâc, bir sevk ve idâre etme kâbiliyeti (liyâkati) esâsen hep var olmuştur.
Târihin değişmez hükmüdür: Rüyâsı olmayan milletlerin gelecekleri de olamaz. Hakîkate ve yalnız hakîkate bağlı büyük hayâller kuranlar, hiçbir zaman çürük ipliğe boş hülya dizmez ve kendileriyle birlikte milletlerini de felâkete sürüklemezler. Milletlerine o büyük rüyâyı gördürenler, arşa kanatlı hayâlleri kurduranlar ise, o milletlerin yetiştirdiği ölümsüz kahramanlarıdır.
Kahramanlar, cemiyetin ana rahminde ve kadîm tarihin şahitliğinde dev sancılarla doğar, büyür, gelişir ve o cemiyetin aslî mânevîyesini; maya çanağını meydana getirirler. Yani ki onlar; imân, inânç, mefkûre, ideal ve ülküleriyle; üzüntüleri, kederleri, gamları, tasaları ve hüzünleriyle; neşeleri, sevinçleri, şevkleri ve aşklarıyla o cemiyetin hem-dem-i, yâni dili bir, gönlü bir, imânı bir erdemli insanları olurlar. Onlardan beklenen târihî vazife de; beşerin zamân zamân insana insanlığını unutturan o menhûs, paslanmış ve taşlaşmış vicdânını; hastalıklı rûhunu tedâvî etmeye memur bir millî seciyye ve millî dâvâ ahlâkını parıldatıcı asîllikte bir erdemlilik kavrayış ve anlayışını, bütün insanlığa hâkim kılmaktır.
Kahraman, deruhte ettiği vazîfenin mesûliyetini müdrik insandır. Hangi vazîfeyi îfâ ediyor olursa olsun, onu en mükemmel şekilde yerine getirmekle mükelleftir. Aziz Vatan Şâiri Orhan Şaik Gökyayın ifâdesiyle kahraman:
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenler[in]dir!(1)
yahut Hüseyin Nihal Atsızın tarifinde kahramanlık:
Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir
(2)
İnâncı uğruna hiç tereddüt etmeden seve seve şehâdet şerbetini içmek, kan ve can vererek vatanseverliğin altın destanını celâdetle yazmak, Türkün kahramanlığının şanındandır. Meselâ, Gönül ve Kılıç Fâtihi Horasan Erleri, Battal Gâzîler, Selâhaddin Eyyûbîler, Alp Arslanlar, Ertuğrul Gâzîler, Osman Gâzîler, Murad Hüdâvendigârlar, Yıldırımlar, Dânişmend Gâzîler, Fâtihler, Kânûnîler, Yavuzlar, Barbaroslar böyledir.
Şâir ve Yazar İsa Yar haldaşımızın:
Senin de diyecek sözün olmalı;
Huzûra duracak yüzün olmalı!
Gönlünde bir parça hüzün olmalı,
Kendini kendinden kurtar, öyle gel
Kendini kendinden kurtar, öyle gel
Dilinde en güzel nağme, söyle gel
Geleceksen dostum, bana böyle gel
Hem-dem olanlara ben yar olurum.
Hem-dem olanlara ben yar olurum.
Zannetme küserim, ağyar olurum.
Gurbetten sılaya diyar olurum
Bir kutlu sefere çıkar gibi gel
(3)
deyişindeki dervişâne samîmî tavrın yanı sıra; nefsini hizâya çektirici, edebî olduğu kadar dinî disiplini de ihtar eden, kuşatıcı gönülden çağrısı, âdetâ bu asîl milletin rûh yapısını yansıtır mahiyettedir.
Bizim boz yeleli atının üzerinde beyaz sakallı, nûrânî çehreli, ırakları yakın eden, her darda kalışımızda imdadımıza hızır gibi yetişen baş kahramanımız bir Hızırımız vardır
Onun nûr, rahmet ve bereket dağıtan, huzûr ve mutluluk veren muştusu, her zaman aziz milletimizin tâlihini güldürmüştür. Bu Hızır motifi de ötekiler gibi Türk
millî varlığının tükenmez hazînelerinden birisidir. Hızır ile bütünleşen Türk millî muhayyilesi, Misâfir ile Hızırı aynîleştirmiştir. Böylece Hızır sayesinde misâfirlik müessesesi de yüceltilmiştir. O kadar ki: Her geceyi Kadir(Kadir Gecesi), her geleni Hızır bil! Sözü, bütün Türk Dünyasının ortak Atasözü hâlinde asırlardan beri söylenir olmuştur.
Daha başka nice söz ve yazı üstâdımız vardır ki, kılıçtan keskin kalemleri ve kelâmlarıyla her birisi milletimizin irfânını yoğuran unutulmazlarımız arasında yaşatılmaktadır. Bunlardan birisi de bütün Türk Dünyasının ortak çarpan kalbi Nasreddin Hocamızdır. Hocamız, yüzyıllardan beri hem güldüren, hem de düşündüren bilge kahramanlarımızdandır. Hocamız, esâsında tek başına bir millet gibidir. Onun o koca kavuğunun altında muhteşem bir târihî mâzî, hâl ve âtî gizlidir. Müstesnâ târihî Türk muhayyilesi, Hızır Aleyhisselâm ile Nasreddin Hocanın şahsında Derviş Gâzi, Alp-Eren ve Velî tipini mükemmel bir şekilde bütünleştirmiştir. Hocamız fıtrî zekâsı ile dünyada bu bakımdan tektir ve başka bir misâli de zaten mevcut değildir.(4)
Şâirin, Ezelî Rûh Orduları olarak vasıflandırdığı mânâ orduları, geçmişte dîn-ü devlet, mülk-ü millet telâkkisini üç kıta ve yedi iklime tevârüs ettirmişlerdir. Başta Hazreti Peygamber Efendimizin Sancaktarı Hz. Eyyüp El-Ensârî Hazretleri olmak üzre; Hz.Ahmed-Er Rifâi ve Hz.Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed-î Yesevîden Mevlânâ ve Yunus Emreye; Dede Korkutdan Nasreddin Hoca ve Şahı Nakşî Bendî Hazretlerine; Şeyh Edebâlîden Hacı Bayramı Veli ve Emîr Sultana; Akşemseddinden Molla Gürânî ve Aziz Mahmud Hüdâîye; Abdülhâkim Arvasîden Mehmed Zahid Kotku ve Hüseyin Hilmi Işıka; Kenan Rifâîden Süleyman Hilmi Tunahan, Muhammed Raşit Erol ve Esat Coşan Hazretlerine kadar uzanan nice Allah Dostu, Peygamber aşığı, Gönül Sultânı; Türk Ordusunun mânevî hassasını meydana getirmişlerdir. Gazâ ordusu mânâ ordusu ile birleşince dünya atlarımızın nalları altında ezilmiştir. Böylece nice zâlimin tahtı devrilmiş, insanlığa adâlet, huzûr ve sükûn gelmiştir.
Destan Şâirimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlunun:
Bir tufan koptu Asyadan,
Urum sele gark olacak!
Yeni bir imân çağının,
Mücdecisi Şark olacak!
Alplar, Erenler, Başbuğlar,
Ardınca yürüsün tuğlar
Yedi iklim yüce dağlar,
Karış karış Türk olacak!(5)
derken duyduğu Alp-erence coşkuda, mâzîde olanın şimdi de olabileceğine milletçe inanmışlığın âdetâ Dâvûdî bir sesle ötelerden gelen yankılanışı vardır:
Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu,
Ardında Oğuzun elli bin tuğu
Andırır Altaydan kopan bir çığı,
Budur Peygamberin övdüğü Türkler
Ya Allah
Bismillah
Allahuekber
(6)
Bütün bunlar; Türk Milletinin niçin Hazreti Peygamber Efendimiz tarafından övüldüğünün; bu millete niçin Cund Allah(7) (Allahın Ordusu), Ordu-Millet denildiğinin ve Peygamber sevgisi ve muhabbetinin niçin bu ölçüde başka milletlerde bulunmadığının en güzel ifâdesidir. İşte yine deryâ içre bir âlemi daha temâşâdayız
Bayrak Şâirimiz Arif Nihat Asyanın:
O zaferler getiren atların
Nalları altındanmış,
Gidişleri akına,
Gelişleri akındanmış,
Yolları eline dolayan;
Beldeler, ülkeler avlayan
Süvarileri varmış ki,
Oğuz, Bilge, Süleymanmış.
Zembereğini kuran
Onlarmış dünyanın
Onlar ki kurt doğuran
Obaların kanındanmış.
Ve zaferler getiren atların
Nalları altındanmış.(10)
mısrâlarında hakîkî ifâdesini bulan ve bir zamânlar âleme nizâm veren Ordu;
Ne harâbî ne harâbâtîyim,
Kökü mâzîde olan atîyim.(9)
diyen Yahya Kemal Beyatlının, mâzînin yakıcı hasretinin heyecâniyle işaret ettiği: Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türk oğlunun şanlı Ordusu; Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırtmasın! Canhıraş haykırışıyla; milletimizin târihî sînesinden kopup gelen engin hissiyâta tercüman olan Millî Şâirimiz Mehmmed Âkif Ersoyun, kıyâmete kadar okunacak İstiklâl Marşımızı ithâf ettiği Kahraman Ordu; Türk Edebiyatının Sultânüş-Şuarâsı (Şâirler Sultânı) Üstad Necip Fazıl Kısakürekin:
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedâyı: Allah bir!.. (10)
diyerek, esrârını: Atlas sedirinde mâverâ dededen sorduğu Ordu işte bu târihî Türk Ordusudur
Bizim, başka milletlere hiç benzemeyen bir târih hercü-merci içerisinde geçirmiş olduğumuz çok uzun bir kader mâcerâmız vardır. Târihin akışındaki o muazzam hareketlilik, bir nizâm ve intizâm dâhilinde devam edip gitmiştir. Türk Millî Seciyyesi, işte böylesi bir ahlâk, edep, savlet ve Devlet-i Ebed-Müddet anlayışının beşer üzerinde bıraktığı tesirin tezahürüdür. Türk Edebiyatının büyük şâiri Yahya Kemal Beyatlı:
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Bende bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cûmhura bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allahı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!..(11)
derken çok mesûddur.
Zîra o, bu târihî akıştaki hayat tarzıyla aynîyet arz eden husûsiyetleri keşfeden önemli şâirlerimizden birisidir.
DİP NOTLAR:
Rıza Akdemir, Dinî ve Millî Şiirler Antolojisi; Orhan Şaik Gökyay, Bu Vatan Kimin? s.141; Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları ,Ank-1991
Atsız; Yolların Sonu, Kahramanlık, s.46; Ötüken yayınları, 5nci Basım, İstanbul 1977
İsa Yar, Gel Şiiri; 02 Kasım 2003 Tarihli Türkiye Gazetesi-İstanbul
Düşüşümüzde, Hocamızın bir tek engin dehâsının binde-biri kabilinden bindiği dalı kesen mizâhî ihtarını her devir idarecileri ciddiye almış olsaydı, acaba bunca felâkete duçar olur mu idik? Veyahut; milletçe yeniden silkiniş, titreyiş ve kendimize gelişimizde, Hocamızın asırlar öncesinden tuttuğu ışıktan nasıl istifade edebiliriz?..
Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri; Cilt 2, N.Y. Gençosmanoğlu, Malazgirt Destanı s.603-604; Dergâh Yay. 4ncü Bask.İstan.-1984
Rıza Akdemir, a.g.e; Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu. Malazgirt Marşı s. 129; Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları -Ankara 1991
Prof.Dr.Osman Turan, Türkler Anadoluda; s.23; Hareket Yayınları, 1nci Baskı, İstanbul-1973
Arif Nihat Asya, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor; Destan s.7; Ötüken Yayınevi 1977-İstanbul
İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugati-Misalli Büyük Türkçe Sözlük; Harâbâtî Maddesi 2nci Cilt s.1178; Birinci Baskı İstanbul-2005
Necip Fazıl Kısakürek, Çile; Sakarya Türküsü s.399; Büyük Doğu yayınları 13. Basım 1987-İstanbul
Yahya Kemal, Kendi Gökkubbemiz; Süleymâniyede Bayram Sabahı, s.11; Yahya Kemal Enstitüsü Yayımları, 5nci Basılış 1974-İst.
__________________________________________
İSLÂMİYET TÜRKLER FÂTİH VE İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİ
İnsanlık bugüne gelinceye kadar pek çok bâdirelerden geçmiştir. Yaratılış hikmetine ve sı
rrına zıt olarak en ağır işkencelere, en katmerli zulümlere mâruz kalmıştır. Dokunulamaz ve devredilemez maddî ve mânevî varlığı incitilmiştir. Beşerî zaafları ona ateş, barut ve gözyaşını miras olarak bırakmış, fezâyı kaplayan çığlığı ise Arafta hep yankılanıp durmuştur.
İnsan Hakları kavramı; fert, cemiyyet ve toplum hayatında baş gösteren insan hak ve hürriyetleri ile ilgili ihlâllerden ve ödenen ağır bedellerden sonra 1215 yılında İngiliz Magna Cartta Liberattum ile Batıda ilk defa insanî mesele olarak ele alınmış, 1776 Virjinya Bildirisi ile hukukî metin halini almış daha sonra 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ve nihayet 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyânnâmesi ile yazılı hale getirilerek anayasalara dahil edilmiştir(1).
Ne yazık ki, insanlığın bunca yıllık elde ettiği haklara(!) ve yaşadığı acı tecrübelere rağmen, insan hak ve hürriyetleri alanında yazılanlar ve söylenenler tatbik sahasına konulamamış ve bu metinler inandırıcılıklarını önemli ölçüde yitirmişlerdir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, Soğuk Savaş Dönemi ve sonrasında toplu katliamlar devam etmiş ve hâlen de etmektedir. Meselâ, içinde bulunduğumuz 2000li yıllarda da; Çeçenistan, Saraybosna, Azerbaycan, Karabağ, Keşmir, Filistin, Afganistan, Irak, Sudan, Doğu Türkistan, Cezayir, Kosova, Tacikistan ve Lübnan gibi Türk-İslâm Coğrafyalarında halen Müslüman kanı akmaya devam etmektedir.
Günümüzde âdil olan güçlü, güçlü olan âdil olmadığı için hak ve adalet tecelli edememekte ve aslî sahibine verilememektedir. Nice zamandan beridir bu alanda yapılan tatbîkatlarda hep hak kuvvetlinin kudretiyle mütenasip hâle getirilmiştir. Başka bir ifâde ile, mazlûm, kudretlinin insafına terk edilmiş ve ancak onun izin verdiği ölçüde hakkını arayabilmiştir. Bu durum ise, insanlığın fikir plânında ulaşmış bulunduğu cihânşümûl seviyeye tamamen zıt bir hâldir.
Şâir ve yazar kardeşimiz Zeki Ordu, son olarak Lübnanda yaşanan zulüm, vahşet, dehşet ve sonu gelmez gaddarlık münasebetiyle Ağlayan Ortadoğu başlıklı bir şiir yazmıştır. Zeki Ordunun hançeresinden kalemine damlayan bu şiir, âdeta kimsesizlerin sükûta bürünmüş çığlığı gibidir. Şâirimiz bu şiirinde, yeni dünya düzeni adı verilen düzensizliğin maskelenemez çirkin yüzünü büyük bir maharetle gözler önüne sermektedir. Bu şiir; zalimin zulmüne ve ona rıza gösteren bilcümle suç ortakları ile; insânî melekeleri tamamen dondurulmuş bulunan günümüz insanlığının; insafsız, vicdansız ve idrâksiz kara-koyu taassubuna karşı asîl bir haykırışın ifâdesidir:
Ne ses kaldı, ne sedâ, kimsesiz vatan ağlar;
Sahipsiz topraklarda, kefensiz yatan ağlar.
Çocuklar paramparça, her tarafta sis duman;
Babalar savaşırken analar her an ağlar.
Yapılan katliâma, kayıtsız kaldı dünya;
Sadece derunundan, sahib-i iman ağlar.
Ne cephe var ne mevzi, kurşun yağar her yandan;
Böyle bir hale ancak, vicdânı olan ağlar.
Timsahın gözyaşları, inandık sanmasınlar;
İnsâfı olan hariç, gerisi yalan ağlar
Eli kolu bağlanmış, çaresiz bunca insan;
Aşikâre zulm görür, aslında nihân ağlar.
Nice ocaklar söndü, baharı göremeden;
Harâp olan yerlere, mevsim-i hazân ağlar.
Hûn-hârca cinâyete savaş diye ad kondu;
Bu vahşet karşısında, içleri yanan ağlar.
Kalpler kaskatı olmuş, duymuyorlar feryâdı;
Herkes kendi keyfinde, sahipsiz Lübnan ağlar.
Mazlumun gözyaşları, ahının fevkindedir;
Bir gün boğar zalimi, onlar da o an ağlar.
Yâr ağlar, yârân ağlar; cân ağlar, cânân ağlar,
Söz bürünmüş sükûta, sessizce lisân ağlar.(2)
Yunan aklı, Roma nîzâmı, Hıristiyanlık ahlâk ve hassasiyeti(=Greko-Lâtin Medeniyeti)(3) üzerine kurulan Batı Medeniyetinin insan hak ve hürriyetleri mevzûndaki tavrı daima çifte standartlı, sahte ve ikiyüzlü olmuştur. Sadece Endülüs Engizisyon vahşetleri dahi, Batı Medeniyetinin insana bakış açısını göstermeye kâfidir. Batının bu iki yüzlü ve maskeli sahtekâr tavrını en iyi teşhis, tespit ve teşhir eden ise; hiç şüphesiz ki, Millî Şâirimiz Mehmed Âkif Ersoy olmuştur:
Tükürün Ehlî Salîbin o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün!
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!(4)
……………………………………………………………..
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz….
Medeniyyet denilen kahbe hakîkat yüzsüz!(5)
İnsan nedir? Neye memurdur? Mahiyyeti ve yaratılmışlığının sırrı, maddede ve mânâda işgal ettiği yer neresidir? Kendisini akıl ve mantık dairesi içerisinde hesaba çekebilen her insan, bu gibi suallerin doğru cevaplarını bulabilir. Fakat son Din-î İslâm, son Kitab-ı Kurân ve son Peygamber-î Zişân Efendimiz Hazretleri (Sellallahü Aleyhi Vesellem), Ebedî Risâletini bütün insanlığa en mükemmel bir şekilde tebliğ ettiklerinden dolayıdır ki; artık insan beyninde olması muhtemel en küçük bir şüphe de kalmamıştır. Bilinmektedir ki; kâinat, bir lâhzada insanın (Âdemoğlunun), yüzü-suyu hürmetine yaratılmıştır. İslâmî akîdeye göre, yaratılmışların en üstünü ve şereflisi de yine insandır. Yüce Allahın bol rahmeti, bereketi, gazabından çok mağfireti, keremi hep insan içindir.(6) Sadece ve sadece hakîkate ve onu tebliğe memur olan insanı; Biz gerçekten Âdem Oğullarını mükerrem ve şerefli kıldık(7)(İsra Suresi,70) meâlindeki ayet ile iltifâta mazhar bulan Allahü Teâlâ (Celle-Celalühü), Onu kâinatın merkezine yerleştirerek Ekmel Varlık(8) sezgisiyle donatmıştır. Böylece Yüce Allah, kendi sırrını insana bahşetmiş, insanın sırrı ile de tekrar kendisinin bilinmesini istemiştir. Bunu: Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım(9) Kutsî Hadisinden anlıyoruz(10). Ahseni Takvim üzre yaratılmış bulunan insanda esasen mevcut olan, fakat bir türlü idrak edemediği kendi (zâtıyla) varlık sebebiyle alâkalı hikmetli derin sırrın mükemmel tarifini, yine Âkifin aşağıdaki mısrâlarında buluyoruz:
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
Muhakkâr bir vücûdum dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir,
Avâlim sende pinhandır, cihânlar sende matvîdir.
…………………………………………………………………..
Musaggar cirmin amma gâye-i suni İlâhîsin;
Bu haysiyetle pâyânın bulunmaz bîtenâhîsin!
Edîb-i kudretin beytül-kasîd-i şiri olmuşsun;
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun!(11)
[Haberdar olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
Aşağılık bir varlığım dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mahiyetin hattâ meleklerden de yüksektir;
Âlemler sende saklıdır, cihânlar sende toplanmıştır.
..............................................................................
Cismin küçücüktür ama Allahın sanatının zirvesisin;
Bu itibarla sonu gelmez, bitmez tükenmez bir varlıksın!
Güzellikler yaratan Kudretin şiirinin en güzel beyti olmuşsun;
Yarattığını en iyi bilen Allahın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun!]
Malikül Mülk, Ahkâmül Hâkimin olan Allahü Teâlâ; Ben bir kenz-î mahfî (gizli hazine) idim. Görünmek için bu âlemleri yarattım(12). Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkiyeti Allaha aittir(13). (Maide 5/17) İnsanlar da Allaha aittir ve Ona dönüp varacaklardır(14). (Bakara 156) Rahmetim her şeyi kaplamıştır(15). (Araf 156) Buyurmak suretiyle ve mülkün asıl sahibi olarak yaratmanın yaratılan üzerinde bahşettiği hakkı başka hiçbir unsur
ve ilişkinin bahşedemeyeceğini(16). bildirmiştir.
Ahmet Şahin Biyografisi ile ilgili benzer olabilecek konular...
- Ahmet Şahin Biyografisi
- Şahin Bey Biyografisi
- Osman Şahin Biyografisi
- Şahin Uçar Biyografisi
- Şahin Alpay Biyografisi
- İbrahim Şahin Biyografisi
- Erman Şahin Biyografisi
- Kemal Şahin Biyografisi
- Şahin Tulga Biyografisi
- Çağatay Şahin Biyografisi
- Halil İbrahim Şahin Biyografisi
- Ahmet Kot Biyografisi
- Ahmet Şahin Biyografisi Resimleri
- Ahmet Şahin Biyografisi Videoları
- Ahmet Şahin Biyografisi - Ara
