Baki Dökme Biyografisi

Baki Dökme Biyografisi

Uzm. Dr. Baki Dökme, 1947`de Silifkede doğdu. 1975`de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`ni bitirdi.

1975-78 ve 1980-84 yılları arasında Almanya da anestezi ihtisası ve akupunktur öğrenimi gördü. Türkiye`ye döndüğü 1984 yılından beri İstanbulda akupunkturla ilgili çalışmalarına devam etmektedir.

Dr. Baki Dökme Akupunktur Üst Komisyon üyeliği yaparak, Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan Akupunktur Yönetmeliği`nin hazırlanmasında katkıda bulunmuştur

Evli ve üç çocuk babası olan Dr. Dökme `nin çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış makaleleri ile, akupunktur kurslarında öğrenim kitabı olarak kullanılan Kulak Akupunkturu I, Kulak Akupunkturu II , Kulak Akupunkturu III ile ; Sorularla Akupunktur ve Sohbetlerim adlı kitapçıkları mevcuttur.

İstanbul Akupunktur Derneğinin yayın organı olan Akupunktur Dergisinin genel yayın müdürlüğünü yürüten Dr. Dökme, aynı zamanda İstanbul Akupunktur Derneğinin Kurucu Üyesi ve Genel Sekreteri`dir.

Tel: 0532 266 51 09

bakidokme@hotmail.com

Etiketler:

Sami Günzberg Biyografisi

Sami Günzberg Biyografisi

HAKKINDA YAZILANLAR

Esrarengiz bir dişçibaşı
SELİM İLERİ
Zaman Cumaertesi Sayı 99
20 Ekim 2007

Sami Günzberg, Sarayın dişçisi, Abdülhamidin, Vahideddinin, Haremin dişçisi; sonra Atatürkün, İsmet Paşanın, Menderesin… Dönemler geçiyor, düzen değişiyor, dişçibaşının yeri sapasağlam. Herhalde çok başarılı bir hekimdi diyeceksiniz. Ama bazı tanıklar, hiç mi hiç öyle söylemiyorlar.

Mehmet Varış, sağ olsun, Kitabevinin yayınlarını her zaman gönderir. Bu kez zarftan iki kitap çıktı: A. de Rochebrune imzalı, Dilber Kethynin Bursa ve İstanbul Hatıratıyla Rıfat N. Balinin kaleme getirdiği bir biyografi; Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı Sami Günzberg.
Bir biyografi diyorum ama, büyük emek ürünü, göz kamaştırıcı bir biyografi. Hemen vurgulamak isterim.

Oysa önce, İstanbul tutkusundan olacak, Dilber Kethynin anılarını karıştırmaya koyulmuştum. Bilmem siz de öyle mi yaparsınız: Bir kitabı okumaya başlamadan önce, evirir çevirir, ön kapağını, arka kapağını iyice inceler, yapraklarını baştan sona tararım. Bursa ve İstanbul Hatıratını birazdan okumak üzere masaya bıraktım ve Sami Günzbergin yaşamöyküsüne göz atmak istedim. Bir daha da elimden bırakamadım. Şimdi, bu satırları yazarken, sekizinci bölüme kadar (s. 187) yol almış durumdayım.
Sekizinci bölüm çok heyecanlı bir bölüm. Çünkü Rıfat N. Bali, bu bölümde, Günzbergin, çoklarınca olumsuz yönde eleştirildiği, II. Abdülhamidin mirası meselesinde Günzberg-hanedan ilişkilerini irdeleyecek. Çokları, Günzbergi, Abdülhamidin mirasını çarçur etmekle, hatta daha karanlık işler çevirmekle itham etmiş!
Ama biz başlangıca, bu, tuhaf, çok renkli, gizem dolu İstanbul romanına dönelim.

Bali, usta polisiye roman yazarı gibi başlıyor eserine. Kitapta adı sıkça geçecek kişilerin kısa yaşamöykülerini işliyor. İlk isim, yazılarında İstanbulu -ve Ankarayı- ikide birde iğneli fıçılara sokup çıkartmış -belki de oralarda bırakmış- Münevver Ayaşlı.

Ayaşlının ismini görüp de kapılmamak elde mi? Münevver Ayaşlı, Günzbergin, uzun yıllar, iç ve dış siyasetimizin kulislerinde oynanan bütün oyunlarını ve oyuncularını bildiğini belirtmiş. Fakat dişçibaşının ağzı sıkılığından yakınmış…
Bali, kişilerden sonra, eserini hangi aşamalardan geçerek bütünleyebildiğini anlatıyor. Sami Günzberg adı karşısına nerede çıkmış, neden ilgisini çekmiş, bu adın çevresinde dolanırken, iz sürerken ne tür bir yöntem uygulamış… Emin olun ki, polisye kurgu devam ediyor. Yazarın upuzun teşekkür listesini bile dikkatle okuyorsunuz. Çünkü oradaki göndermeler, sonraki sayfalar için belki bilgi uyarısı olabilir!
Sami Günzberg daha ilk satırlarda söylentilerle donanmış bir kimlik olup çıkıyor: Sarayın dişçisi, Abdülhamidin, Vahideddinin, Haremin dişçisi; sonra Atatürkün, İsmet Paşanın, Menderesin… Dönemler geçiyor, düzen değişiyor, dişçibaşının yeri sapasağlam. Herhalde çok başarılı bir hekimdi diyeceksiniz. Ama bazı tanıklar, hiç mi hiç öyle söylemiyorlar. İşte söylentiler başlıyor. Adının açıklanmasını istemeyen bir diş hekimi, dişçibaşının diplomasız olduğunu ileri sürüyor, bir başkası -üstelik Günzbergin asistanı- aynı iddiada.

Dişçibaşının hekimlik başarısı ve değeri, bilgisi, eğitimi tehlikeye girerken; bir ikinci söylenti handiyse skandala yol alacak: Sami Günzbergin herkese kızkardeşim diye tanıttığı Lili Günzbergin kızkardeş değil, fakat sevgili olduğunu açık açık belirtenler var.
Derken, demin andığım Abdülhamidin mirası meselesi devreye giriyor. Rıfat N. Bali, okuru avcunun içine iyice aldıktan sonra, bizi birdenbire Sultan Hamid çağına savuruyor. Tabiî Saraya giriş hikâyesi de karmakarışık. Hele, son asistanının verdiği bilgiyi okuduktan sonra:
Annesi Madam Günzberg omuzunda taşıdığı kumaşları şehrin varlıklı hanımlarına satarak hayatını kazanıyordu. Şüphesiz bu şekilde büyük malikânelere girebildi. Büyük bir ihtimalle tanıdığı bu hanımlardan birini dişçi oğluna tedavi ettirdi, bu şekilde Sami üst düzeydeki kişilerin çevresine ve belki de Saraya girebildi.

Gerçi dişçibaşının ünlü hastaları, böyle bir bohçacı kadınla oğlu söylentisinden konuşmuyorlar; hemen hepsi, Günzbergin yetkin bir dişçi, handiyse aristokratik geçmişi olan bir kişi olduğunda birleşiyor.

Evet, kim bu adam? Evrakı kaybolup gitmiş. Bölük pörçük bir şeyleri Rıfat N. Bali bin bir güçlükle toplamış.

V. Mehmedin (Sultan Reşad) torunu Perîzad Osmanoğlunun eski eşi Cömert Baykent, dişçibaşı için, son derece cimriydi dedikten sonra, miras olayını kurcalıyor ve kuşkularını dile getiriyor. Hanedan ailesinin bazı üyeleri böylesi söylentilerin iftira olduğunu belirtirken, Şehzade Ali Vâsıb Efendinin yorumu hayli farklı:
Devrin büyük adamlarının dişçisi ve aynı zamanda işlerini büyük bir muvaffakıyetle üstüne alıp, alım ve satım meselelerinde yardım maksadıyla suhulet gösterir gibi görünerek bu kimselerin mevki ve servetlerinden azamî istifade eden ve sonunda bu kimseleri kendisine medyun ve muhtaç vaziyette bırakan bir doktordur.

Evet, hangisi?

Muayenehanedeki muhteşem möbleye bakılırsa, son tanıklık, sonuncu iddia yabana atılacak gibi değil. Çünkü Günzbergin muayenehanesinde ve evinde Saray artığı birbirinden değerli eşya, yıllar yılı, görenleri, gelip gidenleri büyülemiş. O eşyaları korumak mı istemiş dişçibaşı, yoksa, ta gençliğinden kalma bir ihtirasla mı ele geçirmiş, bellisiz, yoruma açık.
1960ların ortasına kadar Sami Günzberg diş hekimliğini -elbette öteki faaliyetleriyle birlikte- sürdürmüş. Ünlü hastaları, yalnızca eşyanın görkeminden söz açmıyorlar; birbirinden çarpıcı fotoğraflardan da ille söz açıyorlar.
Bali, fotoğraflardan bazılarını, iz süre süre bulmuş; kitapta yer alıyor. Bazı fotoğraflar, yazık ki kaybolmuş, sadece tanıkların sözlerinde…

Meselâ, Dolmabahçe Sarayında Sultan Vahideddin tarafından karşılanırken çekilmiş muazzam (Günzberg ailesinden F. K. Beyin anlatımı) bir fotoğraf, her zaman, değişen devirlere ve şartlara rağmen, yerli yerinde durmuş. Altemur Kılıçın önemli saptamasını alıntılıyorum:
Sami Günzberg hem Osmanlı hanedanının hem de Atatürkün diş hekimi idi. Atatürk ona geldiğinde hanedan mensuplarının fotoğraflarını gizlemeyecek kadar dürüst ve kadirşinastı. Atatürk de bunu anlayış ve takdirle karşılayacak kadar dürüsttü. Babam da Günzbergin bu tarafından hep takdirle bahsetmiştir.

Möble, piyano, fotoğraflar, Osmanlı nişanları, bu muayenehane, herhalde o günlerin İstanbulunda dillere destan bir mekândı.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin eski başkanlarından Org. Kâzım Özalpın oğlu Prof. Teoman Özalp ise, çok sevimli, sıcak bir anıyla Günzberg bilmecesini katmenlendiriyor: Muayenehanesine her gittiğimizde adamını Lebon Pastanesine yollar, ablamla bana birer kutu çikolata aldırırdı. Çikolatalar, ablayla kardeş, seçkin bir babanın çocukları oldukları için mi; yoksa, hiç evlenmemiş dişçibaşının çocuklara sevgisinden mi?
Balinin dipnotlarından biri beni alıp çocukluğuma götürdü. Yazar, Yahudilerin Türk milliyetçiliğini destekleyerek Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına sebep oldukları meselesi üzerinde duruyor bu dipnotta (s. XXVII). Bense, adı geçen Lazzaro Frankoya dalıp gittim:
Lazzaro Franko ise İstiklâl Caddesinde ismini taşıyan ünlü bir mefruşat mağazasının sahibiydi. r>1955 sonrasında Beyoğlu. Cihangirde oturuyoruz ve sık sık Beyoğluna çıkıyoruz. Lazzaro Frankonun vitrini mevsimden mevsime değişir; yaz için, güz için, kış ve ilkbahar için yeni dekorlar… İşte o günlerde Sami Günzbergin muayenehanesi de Beyoğlundaymış, Bodui Apartımanında…

xxxxxxxxxx

Dünyanın en kudretli dişçisi
EMETİ SARUHAN
Yeni Şafak 03.10.2007

Sarayın dişçibaşısı olan Sami Günzberg, Sultan Vahdettin, Atatürk, Adnan Menderes gibi devlet büyüklerine diş tedavisi yapmakla kalmadı, yetmiş sene siyasetimizde de rol oynadı.

Sami Günzberg. Hafızanızı zorlasanız da, bu isim pek çoğumuz için pek bir şey ifade etmiyor. Halbuki Sami Günzberg adı vaktiyle elit tabakanın en iyi bildiği isimlerden biriydi ve tüm kapıları açıyordu. Günzberg, Son Osmanlı Padişahları ve Cumhuriyetin ilk kurucu kadrosunun ve bu kadrolara yakın isimlerin hem dişçisi hem de sırdaşıydı. Bu ilişkilerine dayanarak, kendi menfaatleri doğrultusunda, iç ve dış politikamıza yön vermek için çabalamış, ve zaman zaman da başarmıştı. Sultan Abdülhamit, Sultan Vahdettin, Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar ve Adnan Menderes`in dişçiliğini yapan ve bu isimlerle yakın dostluklar kurmayı başaran Günzberg`in unutulup gitmesi şaşırtıcı. Münevver Ayaşlı`nın tesbitine göre bunun sebebi Sami Günzberg`in tek bir satır yazmadan, kimseye tek bir kelime söylemeden gitmesi. Halbuki şaşırtıcı ve de pek kimseye nasip olamayacak şekilde, hem Hanedan, hem de Cumhuriyet`e yakın olan bu ismin hatıraları günümüzün tarih bilgisini değiştirebilirdi. Yine Münevver Ayaşlı`ya göre Günzberg, “Bizim, 60- 70 senelik iç ve dış siyasetimizin kulislerde oynanan bütün oyunlarını ve oyuncularını bilen tek adam idi”. Rıfat N. Bali bu ilginç ve gizemli ismin izini, tanıkların hatıralarından ve belgelerden sürerek ilginç bir Sami Günzberg portresi çıkarmış. Kitabevi`nden yayınlanan `Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı Sami Günzberg`, dünyanın en kudretli dişçisini anlatıyor. Günzberg`in kerametinin kendinden mi menkul olduğunu anlayamasak da, Yüzbaşı John G. Bennett, Günzberg`in dişçi koltuğunda ağzını açmış şekilde otururken, dişçiliğin siyasetle birleştiği zaman ne kadar fevkalade bir silah olabileceğini keşfettiğini söylüyor. Doğum tarihi 1876 olarak bilinen Günzberg İstanbul`da doğmuş. Bir rivayete göre ailesi Rus, bir rivayete göre ise Macar. Dişçilik eğitimini yurt dışında alarak Bahriye nezaretinde dişçilik yapmaya başlamış. Osmanoğulları`nın anlattığına göre Günzberg`in sarayla olan ilişkisini Polonyalı bir Yahudi olan annesi bohçacılık yaparken kurmuş. Saraya gidip gelen Madam Günzberg, kadınefendilere nüfuz eder ve oğlunu saraya dişçibaşı yaptırır. Tanıklara göre Sami Günzberg hem Türk, hem de yabancı ülke siyasetçileriyle ilişkide olup, fazla göze batmayan bir nevi diplomatik kariyer sürdürmüştü. Sami`nin dişçi dükkanı, İstanbul yüksek sosyetesinin Abdülhamit günlerinden beri randevulaştığı, nice aile ve politika sırlarının toplandığı bir santraldi.

MELEK Mİ ŞEYTAN MI?

Günzberg`le ilgili hatıralarını anlatanların söyledikleri çoğu zaman çelişiyor. Tanıkların bir kısmı Günzberg`in çok iyi bir dişçi olduğunu söylerken, içinde diş hekimlerinin de bulunduğu bir kısmı çok da iyi bir dişçi olmadığını iddia ediyor. Sadece iyi protez yapabildiğini söyleyenler de var. Hatta aslen berber olduğu, diplomasını parayla satın aldığı gibi dedikodular da yok değilmiş. Günzberg`in hanedana olan sadakati nedeniyle varislerinin miraslarını elde edebilmesi için canla başla çalıştığı ve bu yönde çok para harcadığını anlatanların yanı sıra, hanedan üyelerini dolandırdığını anlatanlar da var. Türkiye için yurt dışında kredi aradığı biliniyor, ancak bunu yapmasının nedeni kendisinin ve Türk Yahudi cemaatinin çıkarları. Ülkeye sadık olup olmadığı ise pek anlaşılamıyor. Böylece Günzberg`in melek mi şeytan mı olduğunu pek anlayamıyoruz. Tanıkların anlattığına göre Günzberg, Padişahın her diş tedavisi için geldiğinde bir rütbe almış ve Bahriye subaylığından yüzbaşılığa kadar yükselmiş. Atatürk`ün biyografyacısı olan Lord Kinross`a göre Günzberg, Sultan Aldülhamid ve Sultan Vahidettin sırdaşı konumundaydı. Sultan Vahidettin “Diş Paşa” dediği Günzberg`le siyasi konuları konuşmayı adet haline getirmişti. Lord Kinross`un Günzberg`e atfen naklettiği bilgiye göre, Sultan Vahidettin gizlice Milli Mücadeleyi destekliyordu. Hatta Günzberg`e, Sadrazam Ali Rıza Bey`in de bulunduğu bir ortamda, bütün çareler tükendiğinde “en azından vatanın kalbini” kurtarması için Mustafa Kemal`i Anadolu`ya gönderdiğini söylemişti.

VATAN HAİNLİĞİNDEN İSTİKLAL MADALYASINA

Günzberg hakkında ilginç bir anekdot da Günberg için TBMM tarafından kanun çıkarılması. Dönemin gazetelerine göre Günzberg mütareke yıllarında itilaf kuvvetleri ile birlikte çalışmıştı.
1923 yılının Haziran ayında Türk orduları İstanbul`a ufuklarında görüldüğünde Günzberg geçmişinin korkusuyla Avrupa`ya kaçmış daha sonra bir Türk konsolosluğundan edindiği pasaportla geri dönmüştü. “Bursa Askeri Heyeti Mahsusa”, Sami Günzberg`in milli mücadeleye katılmama ya da aleyhinde çalışma neticesinde devlet hizmetinde çalışmaması için kararname teklifi hazırlamış. Bunun üzerine Günzberg TBMM`ye başvurarak karara itiraz etmiş. TBMM de heyetin verdiği kararları gözden geçirmeye imkan veren yeni bir kanun çıkartmış ve üç general ve temyiz mahkemesi üyesinden oluşan “Ali Karar Heyeti” kurmuş. Bu heyet Günzberg`i aklamış. Hatta İstanbul askeri yönetiminin isteği üzerine Günzberg`e İstiklal madalyası verilmesi gündeme gelmiş ve İsmet Paşa Günzberg`i adalet yerini buldu diye şahsen kutlamış.

FİKRİYE`NİN İNTİHARI

Kitapta Günzberg`in Atatürk`le olan hekim-hasta ilişkisine dair bir anı şöyle aktarılmış: Atatürk`ün çenesinde iltihap vardı. Doktorlar ameliyat etmeye cesaret edememişler. Bana geldi ve `cesaretin var mı?` diye sordu. `Evet` dedim. Ağzını açtı. titriyordum. `Şöyle bir bakayım` diye aldatmaya çalıştım. Fakat o büyük adam benim yapacağımı anladı. Birden dişini çektim ve korkudan elimdeki aletleri atarak banyoya kaçtım…

Atatürk`ün Günzberg`le özel hayatı ile ilgili de sohbet ettiğini biliyoruz. Hüsrev Gerede`nin anılarına göre Atatürk Fikriye`nin ölümünü Günzberg`e şöyle anlatmış. “Fikriye, Latife Hanım zamanında İsviçre`den dönmüş, yaver Muzaffer`e görünmeden Gazinin odasına çıkmış.

Kıskançlığından Gazi`ye suikast tasarlamışsa da başarılı olamayarak bahçeye kaçmış, yakalamaya gelenleri görünce tabancasını kendi başına sıkmış.

Etiketler:

Ahmet Zeki Yavaş Biyografisi

Ahmet Zeki Yavaş Biyografisi

1966 Yılında Rizede doğdu. İlk ve orta öğrenimini Rize ve İstanbulda tamamladı. İşletme tahsili yaptı.

1979 yılında merhum hattat Hamit Aytaçla tanışıp bir müddet nesih hattını meşk etti. Medine-i Münevverede ikamet eden merhum Mustafa Necati hocadan iki yıl, hattat Osman Özçaydan dört yıl sülüs ve celi sülüs meşk etti.

İstanbuldaki Türk İslam Sanatları hakkındaki eserleri yakından incelemesi ve hocası Osman Özçayın orijinal nüshalarını verdiği merhum Sami Efendinin yeni cami sebil yazı kalıpları , hattını geliştirmesinde, hat zevki ve ufkunun genişlemesinde vesile oldu.

İlk şahsi sergisini 1997 yılında Beyoğlu Belediyesi sanat galerisinde açtı, bugüne kadar 107 kişisel ve karma sergiye katıldı. Yurt içi ve yurt dışında birçok özel koleksiyonlarda ve müzelerde hat levhaları olup,birçok devlet başkanı adına tuğra yazdı.En son dörtyüz sene önce yaprak üzerine yazılan hat sanatını ve zerendût yazı tabir edilen altın yazı çeşidini geliştirdi.

Merkezi İstanbulda bulunan Klasik Türk Sanatları Vakfının kurucusu ve başkanı olarak, sanatlarımızın; tarihi geçmişine uygun bir mecrada yönlendirilmesi, geliştirilmesi, yaygınlaştırılması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla çalışmalarına ve sanat hayatına devam etmektedir.

İLETİŞİM
GSM 0532 293 35 53
www.ahmetzekiyavas.com
ahmetzekiyavas@gmail.com

Etiketler:

Recai Yıldırım Biyografisi

Recai Yıldırım Biyografisi

MHP ADANA MİLLETVEKİLİ
ADANA – 1950, Hasan, Refika – Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi – Ziraat Mühendisi – XXI inci Dönem Adana Milletvekili – Evli, 5 Çocuk.

Etiketler:

Mahmut Erol Kılıç Biyografisi

Mahmut Erol Kılıç Biyografisi

İstanbul`da doğdu. Sırasıyla Hırkaişerîf İlkokulu, Vefa Lisesi ve İstanbul Üniversitesi`nde öğrenim gördü. Bu eğitimiyle beraber, bir yandan bazı alimlerden klasik tarzda dersler okurken diğer yandan da bazı sufi üstadların özel derslerine devam ederek kendini geliştirdi. Yani hem mektepli ve hem de alaylı oldu. Siyasal Bilgiler Fakültesi`nden mezun olduktan sonra bir müddet yurtdışında araştırmalarda bulundu. Lisans sonrası çalışmalarını genel olarak Tradisyonel ve Ezoterik ilimlerde özel olarak da İslam Tasavvufu alanında yoğunlaştırdı. 1988`de asistan olarak göreve başladığı İslam Felsefesi Anabilim dalında “İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce” isimli yüksek lisans tezini hazırladı. Türkiye Üniversitelerinde “Tasavvuf Anabilim Dalı”nın kuruluşunun ardından bu anabilim dalında yapılan ilk doktora tezi sayılan “İbn Arabi`de Varlık ve Mertebeleri” isimli tezini savundu. Türkçe ve yabancı dillerde bir çok ansiklopedi ve dergilerde sahasıyla ilgili makaleleri yayınlandı. Tasavvuf düşüncesi merkezli uluslararası konferanslarda tebliğler sundu, radyo ve televizyon programlarına katıldı. Türkiye Yazarlar Birliği 2004 yılında Sufi ve Şiir isimli kitabını inceleme-araştırma dalında yılın kitabı seçti. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Sistematik Tasavvuf Bilim Dalı Başkanı olan Prof. KILIÇ ayrıca İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesinin başkanıdır. Bunun yanısıra merkezi Oxfordta bulunan Muhyiddin Ibn Arabi Societynin şeref üyesi, Islamic Manuscript Association(TIMA)`nın da yönetim kurulu başkanıdır. Evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce, Arapça, Farsça ve Fransızca bilmektedir.

Eserlerinden Bazıları
Sûfi ve Şiir: Osmanlı Sufi Şiirinin Poetikası., İnsan Yayınları, 5 bsk. İstanbul, 2005.
İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce, (Basılmamış Y. L. Tezi) MÜSBE., İstanbul,1989.
Muhyiddin İbn Arabi`de Varlık ve Varlık Mertebeleri, (Basılmamış Dr. Tezi) MÜSBE., İstanbul 1995.

RÖPORTAJ

Politik-Ezoterizm: Mahmut Erol Kılıç ile Röportaj
http://www.ekopolitik.org

René Guénon der ki; Aydınlanma, Rönesans, eldivenin içinin dışına çevrilmesinden ibarettir. Yani yeniden yaratılan bir şey yok, var olanın içinin dışına çevrilmesi işlemi yapılıyor. Asli esaslar Gelenekte var Rönesans onları alıp ters çeviriyor. Bununla beraber aydınlanma çağının geçirdiği evrelerin hiç birinde ruh maddeden kopmadı. Koptuğu zannedildi ama tarih sayfaları aralandığında bir çok oluşumun arka planında hep ezoterik akımlar olduğu ortaya çıktı.
Röportajı gerçekleştirdiğimiz Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç buna son derece ilginç bir anekdotla cevap veriyor.

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, Batıda bir politikacı veya bir bilim adamı, çevresinden bağımsız değildir. Spinozanın yetiştiği bir çevre vardır. Einstein, buluşlarını ve çalışmalarını bir locada yapardı. Locanın laborotuarında yapardı. Hitlerin görüşleri, öyle bir gecede gelmiş görüşler değildir. Hitler bu görüşleri gençliğinden beri içlerinde bulunduğu Viyana Beyaz Kartal locasının ezoterik ırklar teorisinden almıştı diyor.

Çalışmalarını genel olarak Tradisyonel ve Ezoterik ilimlerde, özel olarak da İslam Tasavvufu alanında yoğunlaştıran Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, devletlerin iniş-çıkış dönemlerinden, ömürlerine ve hatta devlet örgütünün oluşumunda ezoterizmin önemli olduğuna dikkat çekiyor.

Ekopolitik(A.Tarık Çelenk): Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Mahmut Erol Kılıç: İstanbul doğumluyum. Sırasıyla Hırka-i Şerif İlkokulu, Vefa Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenim gördüm. Öğrenim sürecimle birlikte bazı alimlerden klasik tarzda dersler aldım. Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdikten sonra 1988`de İstanbul Üniversitesi İslam Felsefesi Anabilim dalında asistanlığa başladım ve “İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce” isimli yüksek lisans tezimi tamamladım. Türkiye Üniversitelerinde “Tasavvuf Anabilim Dalı”nın kuruluşunun ardından bu anabilim dalında yapılan ilk doktora tezi sayılan “İbn Arabîde Varlık ve Mertebeleri” isimli tezimi savundum. Türkçe ve yabancı dillerde birçok ansiklopedi ve dergilerde, kendi sahamla ilgili makaleler yayımladım. Tasavvuf düşüncesi merkezli, uluslararası konferanslarda tebliğler sundum ve konuyla ilgili radyo ve televizyon programlarına katıldım. Sufi ve Şiir isimli kitabım 2004 yılında inceleme-araştırma dalında yılın kitabı seçildi. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Sistematik Tasavvuf Bilim Dalı Başkanıyım ve ayrıca İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesinin başkanlığını yürütüyorum. Merkezi Oxfordta bulunan Muhyiddin İbni Arabis Societynin şeref üyesiyim. İslam Elyazmaları Birliğinin The Islamic Manuscript Association(TIMA)`nın da yönetim kurulu başkanıyım.

Ezoterizm Kavramı Batıda ve bizde neleri çağrıştırıyor?

Ezoterizm kavramının bizde iki türlü karşılığı var ki manası doğru verilmezse problemlere yol açabilir. Bunun sebebi 20. yüzyılın başında yaşadığımız zihni dönüşümün kavramlara yansımasından kaynaklanmaktadır. Biz 20. yyın başından itibaren daha çok batılı kavramlarla düşündüğümüz için maalesef hakikatin bizdeki anlam haritaları parçalanmış oldu. Bir kelimenin eş anlamlıları bile farklı manalar taşır hale geldi. Mesela bâtınî dediğinizde -ki bu ezoterizmin karşılığıdır- Türk-İslam kültürü içerisinde daha çok ideolojik çağrışımları olan bir kavram anlaşılır. Buna karşılık ezoterizm dediğimizde yani kavramın batılı karşılığı kullanıldığında daha bilimsel, daha ciddi ve kuşatıcı bir anlam ifade edilmektedir.

Yeryüzünde görülen, oluşa gelen her şey, her eylem ve her nesne aslında bir hakikatin dışavurumudur. Hakikat sabittir, değişmez ve evrenseldir. Bu yüzden içtedir. Eşyanın hakikati sabittir. Görünen şeylerin asıl kaynakları içte yatmaktadır. Ezoterizmde bilgelik, hikmet yazıya geçirilmez. Bir şey yazıya geçirildiği zaman kayıt altına alınmış olur. Her türlü kayıt onu zuhur haline getirmek demektir, zuhur alemi ise, oluşlar ve bozuluşlar alemidir, kayıtlar alemidir. Binaenaleyh, bu açılardan bakıldığında ezoterizm, bâtın ilmi demektir. Anlaşılacağı üzere İslamda ezoterizmin karşılığı, tasavvuftur. Ezoterizm, tasavvufî ilimlerin üzerinde yoğunlaştığı bir sahadır. Ezoterizmin temeli; gördüğümüz her şey hakikat değildir, beş duyu organıyla algıladığımız bütün eşyalar yansımadır. Ezoterizm, beş duyuyla algıladığımız eşyânın hakikatlerinin içte yattığını kabul eder. Ezoterizmde, algıladığımız bu eşyalar, aslında içlerinde bulunan hakikatlerin dışa vurumudur. Dolayısıyle hakikat göründüğü gibi değildir denildiğinde, ezoterizm bizde derinde yatan, batında yatan anlamlarına geliyor. Yani ezoterizm, içte yatan hakikatların asıl olduğu, dışta görünenlerin de ikincil olduğu görüşünden yola çıkar. Ezoterizm dinlere, hayata, hayatta zuhura gelen her şeye; insana, insan ilişkilerine, ekonomiye, siyasete, siyasi tarihe bu gözle bakmaya çalışır.

Anadolu İslam geleneğinde, bunların izleri, modernlik öncesi dönemlere gelinceye kadar çok baskındır. Mesela Osmanlı tarihini, İsmail Hakkı Bursevi gibi bir şeyh efendi, ezoterik bir şekilde yorumlamıştır. Bu konuda kendileri bir kitap yazmıştır. Kitabın bir bölümünü, tez konusu olarak bir öğrencime verdim. Muhteşem bir eserdir. Bu eserde Sultan ne demek?
Devlet ne demek? Vezir ne demek? Hariciye Vekili ne demek, Dâhiliye Vekili ne demek? Anadolu Kazaskeri ne demek? Rumeli Kazaskeri ne demek? Anadolu ne demek? Rumeli ne demek? Bu soruların hepsinin ezoterik açıklaması var.

Ezoterizmin de çeşitleri vardır. İslama ait ezoterizm var, Yahudiliğe, Hristiyanlığa ait ezoterizmler var, bütün dinlere ait hatta şamanizme ait ezoterizm var. Ezoterizmin bağlı olduğu bir doktrin vardır. Bu sahada da önemli üstatlar yetişmiştir. Bu üstatlar da mühim ekoller kurmuşlardır. Herkes kendi zaviyesinden yola çıkar. Ezoterizmin bazı türleri her çeşit dışsallığı reddettiği için panteizme varan görüşleri savunurlar. Bunlar daha çok Hinduizm kalkışlı akımlardır. Veya ezoterizmi eklektik bir yapı olarak gören ve bir sentez çıkarmaya çalışan guruplar vardır. Bu sonuncusu, daha çok masonik yapılarda görülür.

Ancak bunun haricinde bir de, Réne Guénon, Frithjof Schuon, Titus Burckhardt gibi sufi olmuş üstatların oluşturduğu bir Tradisyonalizm ekolü vardır. Bu ekolün bütün dünyada birçok mensubu vardır ki bendenize göre en otantik ezoterizm tarifini bu ekol yapmıştır. Bu ekol aleyhine Against Modernity yani Moderniteye Karşı diye kitaplar dahi yazıldı. Bu düşünce biçimini biraz da ajitatif bir dille anti-modernist ve bir gün geleneği yeniden inşa edecek ekol olarak lanse ettiler. Batı içerisinde bazı ezoterik çevreler bu akıma şiddetle karşılar.

Batı ezoterizmini Réne Guénon gibi anlayan bir düşünür bizden neden çıkmadı?!

Çıkmamasının nedenleri var. Ezoterizmde her şeyin bir sebebi vardır. Neticede batı düşünce dünyasının bir problemidir bu konu. Religion kelimesi Batıda bizdeki Din kelimesinin çağrıştırdığı her şeyi kuşatamamaktadır. Religion kelimesi bizim Vahabilerin aklındaki dini karşılamakta bir bakıma fakat deruni ve manevi konuları çok fazla ihtiva etmemektedir. Müesseseleşmiş dini, kiliseyi ifade etmektedir. Fakat bir İsmail Hakkı Bursevi, Niyazi-i Mısri v.b.gibi mütefekkirlerimiz bu konuları çok iyi anlamış kişilerdir. Guénon der ki, Doğu aklı aydınlanma esaslıdır, kategorik değildir; yaşama esaslıdır, seyyaldir; Batı aklı ise tasnifçidir, sıralama, kategorize etme peşindedir.

En katı dogmatik aydınlanmacıların geri planlarında güçlü ezoterik ilişkiler gözlemleyebiliyoruz., bunu bir tarih anlama metodolojisi olarak kullanabilir miyiz?
Müsaade ederseniz öncelikle sizinle bir memnuniyetimi paylaşayım. Bu meseleye bu seviyede dikkat çeken ve merak duyan, görüntünün arkasındakileri görebilen insan Türkiyede çok fazla yok. Bana böyle sorular sorduğunuz için size teşekkür ederim. Sizin beni dinlerken Allah Allah bunun arkasında bu çıktı, şunun arkasında şu ezoterik yapı var şeklindeki hayretleriniz, diğer bir ifadeyle komplo gibi algıladığınız konular yüzyıllardır aslında var olan şeyler. Şimdi eğer geleneksel dünya içerisinde kalsa idik, sizin bu hayret ettiğiniz şeyler hiçte hayretle aktarılmayacak olan doğal, vakâ-yı âdiyeden konular olacaktı.

Ezoterizm, din kalkışlı bir felsefedir. Anlayış seviyelerinin içeriye doğru veya piramidin tepesine doğru yükselmekle daha rafineleşeceği anlayışına dayanır. Olayların ve nesenelerin hakikatinin ve bütünün ancak piramidin tepesine çıkıldığında görülebileceği ve tabanda kalanın (avam denilenlerin) hiçbir zaman satıhtan daha öteyi göremeyeceği, dolayısıyla çok kolay yönlendirilip kandırılabileceği gerçeğine dayanır. Yönlendirilemeyeceklerin veya kendileri yönlendirecek olan kişiler piramitte yukarılara yükselmiş kişilerdir.

Felsefenin modern dönemlerde ezoterik köklerinden, asli köklerinden koparılmış hali, özellikle Aydınlanma sonrasında gelişen modern insanın parçalayıcı bakış açısının oluşumunu sağlanmıştır. Guéneonien düşünürler gerçek Bilgeliğin Babilonyadan, Mısırdan yani Ortadoğudan Greke geçmesiyle beraber bir devrin kapanıp başka bir devrin başladığını söylerler. Çünkü Ortadoğuda yaşanan bilgelik Greke geçince yazıya döküldü ve bu süreçte yaşantı kısmı ihmal edildi, elde sadece metin kaldı. Metin elde kalınca da felsefesinin inisiyatik ve ezoterik yönü unutuldu, ihmal edildi. Batıda dinin ekzotik yönünü, yani dışla, şekille ilgili yönünü acımasız bir şekilde temsil eden papazların, inancı kurumsallık içinde boğmaları sonucunda Kilise, baskıcı bir kurum haline geldi. Aydınlanma bu Kiliseye başkaldırıdır. Bizde ise böyle bir süreç yaşanmamıştır.

Diğer taraftan batıda, siyasetin öncesinde, her zaman bir dini ve felsefi arka plan söz konusu olmuştur. Batıda bir politikacı veya bir bilim adamı bu çevrelerden bağımsız değildir. Newton, Einstein gibi bilim adamlarının mistik eğilimleri, tarikat bağlantıları Batıda iyi bilinirken bizde maalesef bu konular ihmal edilmiştir. Dünya bilim tarihinde buluş sahiplerinin çoğu ezoterik akımlara dahil insanlardır, çünkü arkada yatan sebepleri araştırırlar. Batıda bazı ezoterik akımların fizik literatürü ve fizik alimleri üzerindeki tesirleri incelenmiştir. Majisyenler yeni dönemde fizikçiye dönüşmüştür. Maji, fizik alemdeki tesirleri inceleme ilmidir. Maji, fiziğe tekabül eden bir çok şeyi önceden bulmuştu. Simya, maddeler arası dönüşümler üzerinde uzun yıllar araştırmalar yaptı ve modern kimyayı doğurdu. Ezoterik düşünce, sonsuzluk nedir, sonsuz olan nedir gibi konular üzerinde yoğunlaşınca bu düşünceler matematiği doğurdu, Pi sayısını doğurdu. Asal sayı nedir, türevler nelerdir, bunların hepsi aslında ezoterik, felsefi sorulardır. Einsteinın izafiyet teorisi sadece bir fizik dersi için icat edilen bir denklem değildir. O bir varlık sorunudur. Spinozanın yetiştiği bir çevre vardır. Einstein çalışmalarını bir locada yapardı. Locanın laborotuarında yapardı. Hitlerin görüşleri öyle bir gecede gelmiş görüşler değildi. Hitlerin bu görüşleri gençlik çağlarından beri içinde bulunduğu bir grubun ezoterik ırklar teorisine dayanır. Hitler Beyaz Kartal locasına bağlıydı. Onlara göre âri ırk hikmet esaslıdır ve yöneticidir diğer ırklar paryadır vs.

Dünya Tarihindeki sosyal ve politik değişimlerin arka planına baktığımızda farklı ezoterik grupların etkisini de görebiliyoruz. Bu açıdan baktığımızda tarih bize ne anlatıyor?

Batı Ezoterizmi, kendine has oluşumu içinde sadece içeriyle uğraşmakla kalmayarak dışa da bunu yansıtmak esasını benimsediği için sosyo-politik teorileri de vardır. Ezoterizm dünya siyasetini yönlendirmede her zaman etkin rol almıştır ve hala almaktadır. Ezoterizmin birçok alt dalı vardır. Mesela bu alt dallardan biri de politik ezoterizmdir. Fransız İhtilalinin, Rus Devriminin, ABDnin kuruluşunun, Avrupa Birliğinin, Osmanlının kuruluşu, yükselişi ve yıkılışının ezoterik yorumları vardır.

Türkiyede tarafçılık açısından bir çatışma var. En azından felsefi bir suçlama karşılığı olan bir çatışma var. Örneğin Laik-Antilaik gibi… Bu çatışmanın ana unsuru da, bir kesim diğer kesime diyor ki biz aydınlanma çağına uymadık şimdi ise uyduğumuzda siz bize muhalefet ediyorsunuz ve biz buna uyarak muasır medeniyet seviyesine ulaşacağız. Ancak aydınlanma çağı bu ezoterik yapılarla iç içe geçmiş bir çağ. Bu örtü nasıl kalkabilir?

Ezoterizm Türkiyede çok bilinmiyor. İyi bilinmediği içindir ki Türkiye ezoteristlerin elinde oyuncaktır. Türkiyede Müslümanların elinden ezoterizm alındı, kupkuru hale getirildi ve şu an kullanılıyorlar. Burada bize biçilen yeni elbise içerisindeki ultra-militan sekülerizm karşılığında, bizim manevi boyutumuz alındı. Ancak manevi boyutumuzu alan bu kimseler kendilerine ait ezoterizmi bırakmış değiller. Hala ezoterik çalışma yapıyorlar. Binanaleyh bana göre bu ülked
eki çatışma, aslında bir ezoterizmler çatışmasıdır.

Aydınlanma devrimcileri ile ezoterik ilişkilere örnek verebilir misiniz?

Aydınlanma derken Nirvanayı yani manevi aydınlanmayı kastetmiyoruz tabii ki. Aydınlanmacılar buradan çalmışlardır bu kavramı. Tabii ki yine içini boşaltarak veyahut içini dışa çevirerek.. Hakikatte bu kavram tamamen spiritüel ve din kaynaklı bir kavramdır. Aydınlanma veyahut işrak dediğimiz düşünce içerisinde siz bir ağacın altında aydınlanacaksınız yani Gothama Buda olacaksınız, veya Şeyhul- İşrâk olacaksınız ki ulvi nurlar alemi size açılsın ve böylece siz de münevver olun. Bu da görüleceği üzre tamamen dikey anlamdaki bir enfüsi kavramdır. Rönesansçılar bunu çalarak yatay hale getirmişlerdir. René Guénon der ki; Aydınlanma ve Rönesans, eldivenin içinin dışına çevrilmesinden ibarettir. Yani eldiveni yırtıp yerine yeni bir eldiven giymiyorlar. Yani yeniden yaratılan bir şey yok, var olanın içinin dışına çevrilmesi işlemi yapılıyor. Asli esaslar Gelenekte var Rönesans onları alıp ters çeviriyor. Aydınlanmacıların paradigması tabir caizse şu şekildedir: Sen ezoteristsin!, Sen spirütüalistsin, dindarsın!, Sen hep ruhla ilgilendin, maddeyi ihmal ettin. Oysaki bu dünya, yeryüzü maddi süreçtir. Maddenin şekil değiştirmesidir. Madde derken, bunun içerisine ceset te girer, ekonomi de girer, politika da girer. Referansları gökten yere indirmek lazım. Her şey yerde ve maddi olanda. Hal böyleyken aydınlanma çağının geçirdiği evrelerin hiç birinde ruh maddeden kopmadı. Koptuğu zannedildi ama tarih sayfaları aralandığında bir çok oluşumun arka planında hep ruhsal yönelimlerin ve ezoterik akımların yine de bulunduğu ortaya çıktı. Aydınlanmacılar, hakikatin maddede olduğunu ileri sürüyorlar. Onlara gore gerçek aydınlanma, gerçek ilerleme bu dönüm (kırılma) noktasıyla başladı. Yani, ruhun tasallutundan dünyayı kurtardık düşüncesi hâkim oldu. Böyle bir kalkış noktası başlangıçta haklı ve masum bir düşünce gibi gelebilir. Kim maddeyi inkar etmek ister ki? Hatta başlangıçta buna katkıda bulunan din adamları da vardı. Descartes gibi. Bazı Yahudi filozofları gibi. Zaten Yahudi filozoflarına göre, maddi olan spirütüel olandan çok daha önemlidir. Dolayısıyla bugün Yahudilerin politik teorileri, ekonomik teorileri, bir Budistin teorilerinden çok daha materialist ve pozitivisttir. Bizde ise böyle sert bir ayrım olmadı. Bizde madde ile ruh arasındaki evliliğinin bozulmasının ilk defa ne zaman başladığı konusunda farklı görüşler vardır. Bunun tarihini çok geriye götürenler de vardır daha geç dönemlere getirenler de. Kırılmanın başlangıç noktasını, yani ruhani olana maddi olanın baskın gelmesini, bazıları Kabile, bazıları Peygamber Efendimizin vefatına, bazıları Hz. Alinin vefatına, bazıları Kerbelaya, bazıları Yavuzun Mısır Fethine, Lale devrine v.s. dayandıranlar bulunmaktadır. Bendeniz ise bunu 1940 – 1960lara kadar yakına çekenlerdenim. Çünkü gerçek kırılmalar ontolojik bakış açısında olur ve bunun toplumsal alanda da benimsenmesiyle bir kitlesel zihniyet dönüşümü asırlar alan bir süreç olarak gelişir. Bu sürecin tamamlanmadığı dönüşümler arızidir. Evet Hz. Peygamberin vefatıyla veyahut Hz. Alinin vefatıyla bazı problemler, bazı arızalar meydana geldi, Lale Devrinde bazı yeni yönelimler öne çıktı. Ancak bütün bu türden gelişmeler dünya görüşünün ontolojik omurgasını kırarak tam aksi bir ferd ve toplum yaratmadılar. Zaten böyle bir hedefleri de yoktu. Lakin asrın başındaki zihniyet dönüşümleri radikal dönüşümlerdi ve 1960lara doğru bu tohumlar yeşermeye diğer bir ifadeyle kendi çocuklarını doğurmaya başladı. Sonra bu çocuklar kendi şeriatlarına, kanunlarına dayalı despotik politik görüşlerini hakim kılmaya başladılar ve kurumsallaştılar. Yeni dönem aydınlanması bu yeni kiliseye(?) karşı gelişecektir. Tarih tekerrürden ibarettir ve çevrimsel yasalara dayanır. Şimdilik bu kadar yeter…

Etiketler:

Yavuz Çizmeci Biyografisi

Yavuz Çizmeci Biyografisi

Yazıları

*Kitle Örgütleri Mücadelesinde Somut Adımlar (70`lerin Birikimi Sayı: 11)

*Dernekler, Birlikler, Odalar… Ve Demokrasi Mücadelesi (70`lerin Birikimi Sayı: 4)

*Bilim ve Bilimsellik Üzerine Bir Deneme (70`lerin Birikimi Sayı: 2)

Etiketler:

Vivet Kanetti Biyografisi

Vivet Kanetti Biyografisi

İlk kitabı 1988`de E. Emine adıyla yayımlandı. Bizans Sohbetleri (Metis Yayınları). Kırık Zarlar (1997) ve Kurabiye Saatinde adlı romanları da yine E. Emine adıyla İletişim Yayınları`ndan 1997`de çıktı.
x

Etiketler:

Ümit Hassan Biyografisi

Ümit Hassan Biyografisi

Cihan Savaşlarının İkincisinde doğdu. Orta ve yüksek öğrenimini zor-belâ tamamladı. En çok Godfrey Goodwinden öğrendi, sanat tarihi ve insâniyet bâbında. Kütüphânelerde raf sisteminin faydasına hâlâ inanacak kadar muhafazakârdır. Ders makinesi olmaktan ders almadı; galiba, hafif-tertip bir rekor sahibi: Hukuk Tarihinden Uygarlık Tarihine, Sosyolojiden Siyasal Antropolojiye, Siyasal Doktrinlerden Osmanlı Sosyal-Siyasal Yapısına, Türk ve İslâm Düşünce Tarihinden Türk Dili-Edebiyatına, ve dahi Spor Tarihine kadar yirmiyi aşkın alanda ve alt başlıkta, şu kadar yıldır hiç kesintisizce, iki yüz kadar derste öğrenmeye-öğretmeye çalıştı. (Bir ecnebiye rastladığında, bu durumdan, tabiî ki, hiç bahsetmedi.) Vakit kaldığında (fumoirda) yazı yazdı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesinden sonra, dokuz yıldır -güzelim- Kıbrısta Yakın Doğu Üniversitesinde. İskambil oynamaktan, at yarışında heyecanlanmaktan, spor temâşâsından pek hoşlanır; sevmeyi pek sever. Bunlardan son ikisini sürdürüyor.

xxx

Toplum ve Bilim Yazıları

Mukaddimeye dâir ve sâir (Toplum ve Bilim Sayı: 107)
Kesbsiz Tâ O Kadar Cehl Olmaz (Toplum ve Bilim Sayı: 42)
Hürriyet, eşitlik, kardeşlik üzerine mektup (Toplum ve Bilim Sayı: 14)

Etiketler:

Uygur Kocabaşoğlu Biyografisi

Uygur Kocabaşoğlu Biyografisi

1945`te Kastomonu`da doğdu. Ankara Üniversitesi SBF`den mezun oldu, aynı üniversitede “Şirket Tesirinden Devlet Radyosuna” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 1983-1988 arasında üniversiteden kendi isteğiyle uzak kaldı. 1988-2002 arasında ODTÜ Tarih Bölümü`nde Osmanlı sosyal ve yönetsel tarihi, basın tarihi, Amerikan misyoner faaliyetleri üzerine dersler verdi. Halen İzmir Ekonomi Üniversitesi`nde yarı zamanlı olarak ders vermektedir. Uygur Kocabaşoğlu`nun başta Avrupa ve İngiltere tarihi olmak üzere çeşitli konularda yayımlanmış çok sayıda kitap çevirisi ve yine Osmanlı sosyal tarihiyle ilgili olarak yerli yabancı dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi vardır.

Eserleri
Anadolu`daki Amerika/ Kendi Belgeleriyle Osmanlı İmparatorluğu`ndaki Amerikan Misyoner Okulları (İmge Yayınları, 2000), Bolşevik İhtilali ve Osmanlılar( Metin Berge ile birlikte, Kebikeç Yayınları, 1994) İki Arada Bir Derede/ İmlaya Gelmez Tarih Yazıları (İmge Yayınları,1997), İngiliz Sicimi (İmge Yayınları, 1995), Türkiye İş Bankası Tarihi (İş Bankası Yayınları, 2001), Salnamelerde Kayseri (Murat Uluğtekin ile birlikte), SEKA Tarihi (Seka Yayınları,1995) bulunmaktadır.

Ayrıca İletişim Yayınları tarafından yayımlanmakta olan Modern Türkiye`de Siyasal Düşünce kitap dizisinin Modernleşme ve Batıcılık başlıklı üçüncü cildinin edidörlüğünü yapmıştır.

Etiketler:

Tanıl Bora Biyografisi

Tanıl Bora Biyografisi

1963 Ankara doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi ve Ankara Üniversitesi SBF mezunu. 1988`den beri İletişim Yayınları`nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütüyor. Birikim`de yazıyor. Üç aylık sosyal bilimler dergisi Toplum&Bilim dergisinin yayın yönetmeni. Ağırlıklı çalışma alanı: Türkiye`de siyasal düşünceler, özellikle sağ ideolojiler ve milliyetçiliktir.

Bu konulardaki kitapları:
Devlet Ocak Dergâh – 1980`lerde Ülkücü Hareket (Kemal Can`la birlikte 1991), Milliyetçiliğin Kara Baharı (1995), Türk Sağının Üç Hali (1999), Devlet ve Kuzgun – 1990`lardan 2000`lere MHP (Kemal Can`la birlikte, 2004).

Diğer çalışmaları: Yeşiller ve Sosyalizm (derleme, 1988), Rudolf Bahro: Nasıl Sosyalizm, Hangi Yeşil, Niçin Tinsellik? (derleme, 1989), Yugoslavya: Milliyetçiliğin Provokasyonu (1991), Bosna-Hersek: “Yeni Dünya Düzeni”nin Av Sahası (1994), Futbol ve Kültürü (derleme, R. Horak ve W. Reiter`le birlikte, 1993), Yeni Bir Sol Tahayyül İçin (derleme, 2000), Takımdan Ayrı Düz Koşu (derleme, 2001), Ankara Rüzgârı – Gençlerbirliği Tarihi (Gençlerbirliği Spor Kulübü yayını, 2003), Taşraya Bakmak (derleme, 2005), Kârhanede Romantizm – Futbol Yazıları (2006).

Birikim Yazıları

Milliyetçilik Nerede Kaldı, Nereye Gitti (Birikim Sayı: 220-221)
Ulus, Her Neredeysen (Birikim Sayı: 220-221)
Tandoğan, Çağlayan, İzmir Mitingleri ve Sol: “Çılgın Kalabalıktan Uzakta…” (Birikim Sayı: 218)
Kurtlar Vadisi, Şiddetin Pornografisi ve Tekinsizliği (Birikim Sayı: 215)
Gobbels`in Günlükleri`nden “Bayrak Denizi”… Ve Linç (Birikim Sayı: 214)
Türk Milliyetçiliğinin İnşasında Vatan İmgesi: Harita ve `Somut` Ülke. Milliyetçiliğin Vatanı Neresi? (Birikim Sayı: 213)
Ecevit`teki Şeytan Tüyü (Birikim Sayı: 212)
Tahsilli Cehaletin Cinneti (Birikim Sayı: 211)
İki Sinizm, İki Pragmatizm ve “Eylemi Yeniden Düşünmek” (Birikim Sayı: 210)
İsrail`e İmrenmek (Birikim Sayı: 208)
Anti-Militarizm, Ordu/Askeriye Eleştirisi ve Orduların Demokratik Gözetimi (Birikim Sayı: 207)
Yurtseverlik ve Sol (Birikim Sayı: 204)
“Örtülü Operasyon” Örfü ve Münih – Çatlı`nın “Zeki, Çevik ve Güzel Ahlaklı” Olanı mı? (Birikim Sayı: 202)
Paris Vesilesiyle, Frantz Fanon ve Şiddet Sorunu (Birikim Sayı: 200)
12 Eylül Bozgununun Sürekliliği: Sol ve Sinizm (Birikim Sayı: 198)
Boşa mı Konuşuyoruz? Sözlü Kültürü Tartışmak (Birikim Sayı: 197)
Terörize Edilen Kim, Ne? (Birikim Sayı: 196)
Şiddet ve Milliyetçilik Üstüne Bir Deneme (Birikim Sayı: 195)
“Kitle İmhalarla Yok Etmek Lazım” – Gelişen Anti-Kürt Hınç- (Birikim Sayı: 191)
Samuel Huntington`un Amerikan Milli Kimliği Üzerine Manifestosu: Kimmiş Bunlar? (Birikim Sayı: 189)
Yerel Seçimler: Tek Kale Maça Çıkarken (Birikim Sayı: 179)
Komplo Zihniyetinin Örnek Ülkesi Türkiye (Birikim Sayı: 178)
Özel Güvenlik ve “polis toplumu” (Birikim Sayı: 178)
“Böylesi Uganda`da Bile Görülmez…” (Birikim Sayı: 175-176)
Amerikan Hayranlığı ve Amerikan Aleyhtarlığı (Birikim Sayı: 174)

x

Çeviren
Anti-Semitizm ve “Anti-Semitizm İdeolojisi” (Birikim Sayı: 186)
Zafer Hangi İslamcı Partinin olacak? (Birikim Sayı: 177)
Banknot Matbaalarının Harakirisi (Birikim Sayı: 145)
İsrail: Parçalanmış Bir Toplumun Sıvası Olarak Etnik Hınçlar mı? (Birikim Sayı: 140)
Almanya Seçimleri: Kazanan Kim? (Birikim Sayı: 115)
“Devrim Babalarını da Yer” (Birikim Sayı: 109)
Negri Hapiste (Birikim Sayı: 101)
Çevreciliğin Manevi Bir Temeli Var mı? (Birikim Sayı: 97)
İran Rejimi ve Değişme Eğilimleri (Birikim Sayı: 96)
Milli Güvenlik Devleti (Birikim Sayı: 93-94)
Bugün Marksizm`in Yenilenmesi Ne Demektir? (Birikim Sayı: 89)
Tarih Mitosu ve Kollektif Kimlik (Birikim Sayı: 88)

xxx

Röportaj

Genç-Sen Girişiminden Serkan Öngel ve Kıvanç Eliaçık ile Söyleşi: “Emek ile Eğitim Arasındaki İlişkiyi Emek Lehine Şekillendirmek İçin…” (Birikim Sayı: 216)
Oya Baydar – Gürsel Korat ile Söyleşi: Piyasaya Teslim Olmayan Bir Edebiyat İçin… (Birikim Sayı: 199)
Nurdan Gürbilek ile Söyleşi: “Züppeleşme Korkusu, Etkilenme Endişesi, Kadınsılaşma Telaşı…” (Birikim Sayı: 188)
Ekolojik Bunalım: “Bilince Geri Çekilmek ya da Ölüm!” (Birikim Sayı: 97)
Cehennemden Bir Hayat Örgütlemek (Birikim Sayı: 89)
Metin Türker ve Abdullah Kaplan`la Söyleşi (Birikim Sayı: 6)
Murat Karayalçın`la Söyleşi (Birikim Sayı: 3)

Toplum ve Bilim Yazıları

Bu Sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 107)
Bu Sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 106)
Zenginlik: “Zengin” bir araştırma gündemi, “yoksul” bir literatür (Toplum ve Bilim Sayı: 104)
Bu Sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 103)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 102)
100. sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 100)
Asaf Savaş Akatla söyleşi: Toplum ve Bilimin ilk sayısı yayımlandığında… (Toplum ve Bilim Sayı: 100)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 99)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 97)
Irak krizi ve Türkiyede sosyal bilimler üzerine iki not (Toplum ve Bilim Sayı: 96)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 94)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 93)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 92)
Bu sayıda… (Toplum ve Bilim Sayı: 90)
Misafir işçiden Almancıya (Toplum ve Bilim Sayı: 82)
Malezya ve Türkiyede İslâm ve devlet (Toplum ve Bilim Sayı: 80)
Muhafazakârlığın değişimi ve Türk muhafazakârlığında bazı yol izleri (Toplum ve Bilim Sayı: 74)
Eksik, hasta ve yarım: Modern kimliğin arkeolojisi (Toplum ve Bilim Sayı: 73)
İnşa döneminde Türk millî kimliği (Toplum ve Bilim Sayı: 71)
Faşizm sendromu (Toplum ve Bilim Sayı: 70)
Millî rekabet devleti (Toplum ve Bilim Sayı: 69)
Ulus-devlet, cumhuriyet, kimlik ve yurttaşlık (Toplum ve Bilim Sayı: 69)
Alman işçi hareketi (Toplum ve Bilim Sayı: 66)
Parti devletinde politik sınıf (Toplum ve Bilim Sayı: 63)
Doğu Avrupada 68 (Toplum ve Bilim Sayı: 41)

Çeviren (1 Yazı)
Siyasal katılım kendi başına bir değer mi? (Toplum ve Bilim Sayı: 27)

xxx

Kitaplar

Medeniyet Kaybı
Milliyetçiliğin Kara Baharı
Türk Sağının Üç Hali
Yeni Dünya Düzeninin Av Sahası/ Bosna Hersek
Yugoslavya/Milliyetçiliğin Provokasyonu
xxx

Güncel Makaleler

“Kürt Kimliği Budur”: Demirel ve Kürt Meselesi
Bayrak ve Temkin
Biraz İyimserlik, Biraz da `İyi` Pragmatizm
Biz Bu Filmi…
Defter Şerhi
Denktaş – `Yerli İşbirlikçi`
Ekmeğini Yemek
G.O.R.A.`da Yarılmak
Kavgam Ne Demektir?
Kürdilî
`Milli Coğrafya`ya Bakmak
`Ne Şeriat Ne Demokrasi` – Nasıl Yani?
Nükleer?
SODEP`i ve Eski-SHP`yi Rahmetle Anarken*
Şükür ki St. Pauli Yaşıyor
Ulus, her neredeysen…
Unutuş Kumkuması
Unutuş Kumkuması
Yetmişsekizbuçuklular… Ben 63`lüyüm. Üniversiteye Kayıt Tarihim 11 Eylül 1980
Yurtsever
xxx

Söyleşi

Tanıl Bora ile Söyleşi: “Bütün Milliyetçi İdeolojilerin Irkçılığa Meyleden Bir Veçhesi Vardır”
Tanıl Bora ile Söyleşi: “Enternasyonalizm Bir Değerdir”
Tanıl Bora ile Söyleşi: Tahrikten Sonsuz Bir Meşruiyet Devşiren Bir Potansiyel, Gürül Gürül Akıyor

Etiketler:



  1. Sayfalar:
  2. 1
  3. 2
  4. 3
  5. 4
  6. 5
  7. 6
  8. 7
  9. ...
  10. 468
  11. 469